25 Aralık 2007

Şeyy, bir sorum olacaktı...

Sıkmalık portakal kalın kabuklu mu oluyordu, ince kabuklu mu?

10 Aralık 2007

Açıl susam açıl


Ta taaa, düşündüm taşındım sizleri büyük yükten kurtaracak bir çalışma yaptım, işte karşınızda gönlümden geçen yılbaşı listesi :)

yıl boyu yetecek pamuk şeker
bir kasa manolya
yaldızlı balerin elbisesi
antika bir akordeon
melek kanatları
Tim Burton'ın eskiz defteri
rüyalarımı hatırlama yeteneği
yıldız tozu
İspanyolca ya da Japonca
köpük dolu kocaman bir havuz

19 Kasım 2007

Sağlam kafa sağlam vücut ve bir sürü laf


Bu sabah gazetede bir haber dikkatimi çekti; "Kimi Raikkonen'in Formula1 şampiyonluğu resmiyet kazandı" deniyor başlıkta. Raikkonen'in Ferrari pilotu olduğunu bilmiyor değilim, sene boyunca süren McLaren'in 'teknoloji casusluğu' haberlerinin de takipçisiydim, ama ne son yarıştaki itirazdan, ne de tarihin en genç şampiyonu olma şansını 1 puanla kaçıran Hamilton'dan haberim var. Ne büyük hüsran! Ben ki lise hayatım boyunca, pazar öğleden sonralarını aile içindeki ciddi muhalefete rağmen vın zınn vınn dönüp duran (bizzat annemin tanımlamasıdır) arabaları izleyerek geçirirdim. Bütün takımlar, pilotlar, pistler, taktikler hakkında bir fikrim olurdu. Ben ki Efes Pilsen basketbol takımını oyuncuların boy uzunluklarına kadar bilirdim, Final Four yolundaki maçları skorları unutmayacak şekilde izlerdim. Ben ki tenisçilerin sadece şampiyonlukları değil oyun stilleri hakkında bile yorum yapabilirdim. Peki ne oldu şimdi, ne zaman kaybettim kendi yaşamım dışında kalan şeylere ilgimi, kendim içinde yer almasam da yapanları izleyerek keyif aldığım şeyleri?

18 Kasım 2007

Eskilerden bir demet

Geçen gün film seanslarını öğrenmek için sinema sitelerini dolaşırken, taa eskilerden kalma film yorumlarımı buldum. Sanırım 2. sınıfın ortalarında bir zaman, sinema.com hala eli yüzü düzgün ve adam gibi bir siteyken, izlediğim filmlerle ilgili kısa yorumlar yazma girişimim olmuş. "muş" diyorum çünkü hangi filme ne yazmışım hiç hatırlamıyordum görünceye kadar. Bir kısmı çok "cheesy" olsa da, yorumları buraya aktarmak istedim. Yaşlanmak böyle bir şey işte :)

Hamam (Hamam, Ferzan Özepetek, 1997)
Beni hem Ferzan Özpetek'e hem de İstanbul'a hayran bırakan film, belki de şu an bu şehirde yaşıyor olmamın sebebi! Bir şehrin insanı nasıl kendine bağlayıp değiştirebileceğinin en güzel sunumu!

Tesis (Tez, Alejandro Amenabar, 1996)
Çok iyi bir gerilim filmi. Yönetmen şiddete karşı duruşunu en iyi şekilde ortaya koymuş, filmde şiddet görüntülerini olabildiğince az kullanarak vermek istediği mesajı süper iletmiş bence.

Sibirskiy Tsiryulnik (Sibirya Berberi, Nikita Mikhalkov, 1998)
Arkadaşlık, dayanışma, aşk ve hepsinden önce RUSYA. Umarım günün birinde Türkiye için de insanların içini bu derece orada olma ve keşfetme isteğiyle doldurabilecek bir film çekilir.

Chocolat (Çikolata, Lasse Hallström, 2000)
Filmin bitiminde dönüp tüm salondaki izleyicilere baktım, hepsinin yüzünde kocaman birer gülümseme vardı! Böylesine güzel bir film, böylesine güzel bir son. Çok sıcak çok insancıl, tıpkı sıcak çikolata gibi.

Vidocq (Pitof, 2001)
Şaşırtıcı finali ve daha sonra tüm olayları birbirine bağlamak için göstereceğiniz çabadan dolayı izlemeye değer. Finallerin hemen bitiminde izlediğim için belki ama bazı sahneler beni fazlasıyla yordu ve bence yeteri kadar net değildi. Edgar Allan Poe hayranlarının izlemesi gerek yorumuna ben de katılıyorum.

L'ultimo Bacio (Son Öpücük, Gabriele Muccino, 2001)
Afisinden beklenmeyecek kadar akıcı ve dolu dolu bir film! insan ilişkilerinde mutlak doğruların olmadığını, yaşananlarda haklıyla haksızlıgın içiçe oldugunu anlatıyor. bu arada italyan filmlerinin müzikleri süper oluyor bence.

Amen (Amen, Costa Gavras, 2002)
Etkileyici! Bir insanın tüm hayatını üzerine kurdugu degerlere olan inancının yıkılmasının sonuclarını gördüm filmde! bu degerler ister bir insana, ister politik ya da dini bir sisteme dayalı olsun inancın sarsılması insanın umudunun kalmaması gibi bir etki yaratıyor. filmi izleyenler sanırım sorgulamadan kabul ettikleri her şeyi yeniden gözden geçirecekler, ve kendilerini dünyada yaşananlar hakkında daha fazla sorumlu hissedecekler.

El Crimen del Padre Amaro (Peder Amaro'nun Günahı, Carlos Carrera, 2002)

Sonunda "E yani ne oldu, bu muydu, kahrolsun erkekler!" dedirtti bize. Film kilisenin günahlarını Amaro'nun yaptıklarıyla yansıtmaktan çok, genç rahibin ne kadar bencil olduğunu anlatıyor. Filmi görmeden önce okuduğumuz 'aşkıyla kilisenin arasında kalan tutkulu aşık rahip' yazılarından etkilendiğimiz için olsa gerek, tutku ya da arada kalmışlıktan çok katıksız düşüncesizlik ve bencillikle karşılaşınca hayalkırıklığına uğradık.

The Magdalene Sisters (Günahkar Rahibeler, Peter Mullan, 2002)
Dogmacı din duygusundan çok, din çatısı altında sunulan duyarsızlık, bulunduğu konumu sömürme ve gücünü kabul ettirme gösterisi var bu filmde. Bence en önemli nokta, kızların bu iktidarı nasıl kabullendikleri. biraraya gelip başkaldırmaları durumunda hepsi özgür kalabilecekken sinmeleri insanın kendi gücünü nasıl da görmezden gelebildigine iyi bir örnek. bu yüzden de filmin sonu bence çok önemli.

8 Femmes (8 Kadın, François Ozon, 2002)
Tam olarak belirli bir türe sığdırılamayacak bir film bence. 8 kadın da çok başarılı yansıtılmış. Özellikle Isabelle Huppert'ın oyunculuğuna dikkat!

Hable Con Ella (Konuş Onunla, Pedro Almodovar, 2002)
Çok narin ve insancıl bir film! Marco'nun sevdiğiyle paylaşamadığı güzellikler için ağlaması da bunun en güzel göstergesi...

14 Kasım 2007

Senfoni

Hayat çok kişilik bir oyun olsa da,
Başrolde hep sen varsın, bunu unutma!

Çok evin tek çocuğu olanlar bilirler, hele çocuklukları yaşıtlarıyla sokaklarda doya yayıla oynayarak geçmediyse, apartman çocukları denen kuşağa mensuplarsa çok iyi bilirler; insanın kendisi bu dünyada daim kalacak tek yarenidir. En güvenilir sırdaş, en uyumlu arkadaş, en sözü dinlenir danışman, bir monoloğu diyaloğa çevirme yeteneği ve eğilimi sınırsız öteki ben.

Gün gelip de bu monoloğun baskın sesine denk bir başka ses girip açık pencereden içeri hayat bir diyaloğa dönüştüğünde, o ilk ve tek kalıcı yaren susmaz ama sesini kısar belki. İçerlerde bir yerlede mırıldanmaya devam eder. Küstürmemeli...

7 Kasım 2007

Akrostişlerle Siemens'e Doğru

Sabahları her gün evden işe gelirken,
İflahım kesiliyor servisi kovalarken.
Etrafta hiç kimse yok, aman tanrım ne erken!
Masamda bulurum kendimi, elimde anteilige kosten,
Endivarholvari yönlerim kabarır çalışırken.
Nasyonel ve rasyonel diye bahsederler şirketten.
Sen de gel, katıl bize ayrı kalma Siemens’ten!

T. Güçlü Sağnak arkadaşımızı kutluyor, edebiyat hayatındaki başarılarının daim olmasını diliyoruz :)

4 Ekim 2007

Rüzgar gibi

Günler kısalmaya başladı, artık sabahları karanlıkta kalkıyorum (daha doğrusu kalkamıyorum, bir müddet sürünüyorum). Karanlıkta uyanmak sanki çok daha az uyumuşum gibi etkiliyor beni; gün ışığı öyle değerli bir şey ki, varlığına fazla alıştığımız için önemini farkedemiyoruz.
Eylül bitti, hop diye, gelip geçiverdi. Bir yıl daha geride kaldı yani (doğumsal, okulsal ve ticari olarak). Havalar biraz serin, günler daha kısa, ve ben bu döngüyü her sene unutup, her sene şaşırmayı beceriyorum. Benim bildiğim, mandalina zamanı gelmiş olmalı, ama ortada hiçbir turumcu yuvarlak yok. Yoksa bu küresel ısınma dedikleri, benim mandalinalarıma da mı dokunacak?

29 Eylül 2007

Ellerine sağlık Alexander Alexandrov

Bir milli marşın melodisinin çok hoşunuza gittiği oldu mu hiç? Ya da bir marşı akustik olarak dinleyip beğendiğiniz, zevk için dinlediğiniz? Cevabınız hayır ise, Rus milli marşını dinlemenizi öneririm. Karşılaştığım en çeşitli anlamlar yüklenebilen, en duygusal ama coşkulu melodi, en marş havasında olmayan marş.

Arama kelimeleri "Rus, Rusya, Rusya Federasyonu, SSCB, Sovyet" milli marşı.

28 Eylül 2007

Miss Teen South Carolina

Q: Recent polls have shown one-fifth of Americans can't locate the US on a world map. Why do you think this is?
A: I personally believe that US Americans are unable to do so because uh, some people out there in our nation don't have maps and I believe our education like such as South Africa and uh, the Iraq and everywhere such as and I believe that they should our education over here in the US should help the US..should help South Africa and should help the Iraq and the Asian countries so we will be able to build up our future for our children.

Bu olayı hangi vahim yanından ele alsam, bilemedim. Miss Teen USA 2007 yarışmasında cillop bir soruyla karşılaşan kendine güveni tam ama o anki anlayışı yarım olan genç güzel kızımız henüz ismini bile bilemediği Asya ülkeleri ve nereyi kastettiği meçhul olan Güney Afrika ile geleceğimiz, çoçuklar, eğitim ve yardımlaşma üzerine kurulu demeciyle standart olmayan bir soruya standart bir cevap vermiş oluyor. Kızın soruyu anlamadan kotarmaya çalıştığı yavan cevaba mı yanayım, yoksa yöneltilen sorunun işaret ettiği soruna mı? Bir kıtanın yarısını kaplayan bir ülkenin yerinin o ülke vatandaşları tarafından dünya haritasında bulunamaması, eğitim medya vb araçlarla varılması hedeflenen bir noktayı belirtmez mi sizce? Bu dünyada ABD'den başka ülke yoktur, bu nedenle bu dünyada ABD'ninkiler dışında gözetilmesi gereken çıkarlar da yoktur. Yaşasın varolsun yükselsin ABD'dir, gerisi boştur koftur yalandır.

Canlı yaşamak isteyenlere, videonun linki:

17 Eylül 2007

Türk medyası nereye?

Aydın Doğan'ın basın yayın kuruluşlarının yaklaşık yarısına sahip olması ve bu tekel olma gücünün gerek bu araçların yönetimi, gerekse içeriğini fazlasıyla etkilemesi sonucu, ağustos ortasında başladığımız Doğan Grubu protestosuna devam ediyoruz (biz: edgerunner ve ben). Online olarak takip ettiğim gazeteleri okumamayı seçtiğim için, daha bağımsız bir alternatif aramaya yöneldim, ama ne yazık ki beni tatmin eden bir gazeteye henüz rastlamadım. Konu sadece haber almak değil; dezenformasyon, yanlı haber ya da otosansür şikayetlerimin yanısıra, severek ya da sevmeyerek takip ettiğim hemen hemen tüm yazarların "patronu/işvereni" Doğan Grubu. Umudum, medyanın içinde yer alanların da bu durumdan dışarıdan takip edenler kadar rahatsız olması ve bunun yeni bir oluşuma alan açması. Kısacası, bağımsız medya istiyoruz, basın özgürlüğünü savunuyoruz!

Not: "Gazeteci, kalemini kırar ama satmaz." sözünün, Hürriyet gazetesinin kurucusu gazeteci karikatürist Sedat Simavi'ye ait olduğunu, Türkiye'de yapılan ikinci uluslararası karikatür yarışmasının 1983 yılında düzenlenmeye başlayan 'Simavi Uluslararası Karikatür Yarışması' olduğunu, ve Doğan Medya Grubu'nun Hürriyet gazetesini satın almasının ardından yarışma adının 'Aydın Doğan Uluslararası Karikatür Yarışması' olarak değiştirildiğini biliyor muydunuz?

16 Eylül 2007

25. Yıl Şenlikleri

Evet kabul etmesi biraz zor ama ben de asır kavramına bulaştım kıyısından köşesinden. Bi eylül sabahı bir de baktim ki çeyrek asrı devirmişim, arkamda koccaman 25 yıl duruyor. Hatırlayıp benimle paylaşanlara teşekkürü bir borç bilirim. Mesaj atanların ellerine, telefon edenlerin dillerine, kalkıp da gelenlerin ayaklarına sağlık! Bu 25 yıl, sayenizde dolu dolu geçti :D

14 Eylül 2007

Fotoğraflarla Datça

Tatile başlarken, Datça'ya henüz varmışız, önce bir yemek molası.
Homm yamm bu kiremitte köfte de pek güzel şapırt!!

Oldukça kültürel bir geziydi, huzurlarınızda Knidos antik tiyatorası

Kalan zamanlarımızda kendimizi geliştirecek aktivitelerle uğraştık, okey konusunda profesyonelleştik :)

Sonunda deniz! İşte Ege ve Akdeniz'in birleştiği yer, ve ben rüzgarı dinliyorum gözlerim kapalı...

Antik Yunan hatunları, hepsi de taş gibi maşallah

Güneş gözlüğü reklamları

Plaj tanrısı, ayrıca görüldüğü gibi çok amaçlı askı olarak da kullanılabilmektedir.

Domuz Çukuru, zeytin ağacı, plaj çantası ve turumcu

Panter Emel'in Datça şubesi turumcu çevredeki hayvanlar ile teker teker ilgilenirken :) Örnekte görülen tavuğun yanısıra iki pisi, bilimum kuçu, kelebek ve hatta odamızdaki süleymancıklar da ilgimden mahrum kalmadılar.

Bu kare üzerine Beşiktaş renklerinden mayo reklam çekimlerine pek çok yorum getirildi, halbuki kendisi özbeöz hamak keyfi :)

İşte bir Datça gecesi örneği. Biz bu esnada kumsalda rakı balığı mideye indirdikten sonra, muzlu dondurmalarımızı hüpletmekle çok meşgul olmalıyız ki karede yer almamışız.

Her güzel şeyin bir sonu vardır, bu da bizim tatilimizin sonu.
Bir dahaki tatilde görüşmek üzere, esen kalın...

14 Temmuz 2007

Lern mit uns 1-2-3

Tarih: 06 Temmuz 2007
Saat: 18:02
Mesaiye kalan iki arkadaş arasında yaşanmış konuşmadır.

turumcu: wie gehts
turumcu: es geht mir goed und ihnen
turumcu: wie alt bist du
turumcu: ich gehe in die schule mit dem bus
hici: jo quiero caffe con leche, por favor
turumcu: je ne veux pas travailler
hici: sortie
hici: chation
hici: pan au chocolatte
turumcu: chica
turumcu: que pasa
hici: muy bien
hici: y tu?
turumcu: pas mal
turumcu: comsi comsa
hici: kakusi harnovisi
turumcu: ich komme aus der turkei
turumcu: halt dunkof
hici: ich suche meine tasche an
hici: wo ist die tasche
turumcu: die tasche ist allah bilir nerde
turumcu: je sais pas oh mon dieu
hici: die dialog ist sehr komik
turumcu: ja toch maal bitte schoen

Neyseki aynı akşamın sonunda sinemaya gidilmiştir de, fazla mesainin etkileri bünyeden silinmiştir :)

13 Temmuz 2007

American Beauty

Let me put you an ideal form of life; you earn well, your spouse as well, both of you have successful career paths ahead, kind of bright future. You live in a beautiful apartment, probably out of the city, and have a nice car. You work hard at a multinational, and have a good network if possible. You attend some language or art classes, do sports regularly, go and see the must see movies and concerts, have your holiday abroad and renew your wardrobe each year.
So you are successful, trendy, busy, happy, sure and confident.
Or you are playing the role of your life, trying to achieve that ideal through all that long years, setting higher standarts as you get older.
Nobody's life is perfect, or expected to be. It is easier to be who you are, and to me it is completely normal to be confused and unsatisfied especially when you are young. I just don't understand how some people, who I used to know well, are so ready to get into roles that stand so much away from where I stand in life. I am not happy when I am not happy, what a pitty.

7 Temmuz 2007

İzin Günü

Bugün akşam üstüne kadar hayattan izin aldım. Bunca zamanlık koşuşturmacanın yorgunluğunu çıkarmak gerek arada bir durup değil mi! Kendime ayırdım bugünü, tasarrufu da benim elimde çarçuru da. Evimde olacağım gönlümce, Sarumanla birlikte zaman geçireceğiz, okuyamadığım dergilere göz atacağım biraz ayaklarımı uzatıp, gardrobumu düzenleyeceğim canım isterse, oyun oynarım belki, fotoğraf yarışmalarına göz atarım. Beğendiğim afişi evin neresine asacağıma karar verceğim sonra, ojelerimi tazeleyeceğim ya da tümüyle sileceğim, Alkazar'daki Miyazaki Filmleri ile Mithat Alam'daki Aşk Filmleri gösterimleri için program oluşturacağım.

Bugün benim günüm.

5 Temmuz 2007

Bütün kızlar toplandık

Cumartesi günü öğle öncesi, hep birlikte dışarı çıkmak için ben hazırlanırken annemle ananem oturma odasında televizyon karşısında konuşmaktadır.
Magazin programında uzun bir birliktelikten sonra nişan atan X hanım kızımız ile Y delikanlı oğlumuzun haberi çıkar.

Anane turumcu: Aa bunlar ayrıldı mı, tüh.
Anne turumcu: Tabi anne, zaten 5 senedir bir küs bir barışık yaşıyorlarmış, evlenmeden ayrıldıkları iyi olmuş. Nişan birbirini tanıma dönemi ne de olsa, demek ki uyuşmadıklarını anlamışlar.
Anane turumcu: Bir daha barışırlar belki.
Anne turumcu: Yok bu sefer kesin ayrılmışlar, hem oğlanın yeni bir arkadaşı varmış şimdi.
Anane turumcu: Aa, hani ben çok bilmem ama, tipine bakınca pek de çapkın birine benzemiyor aslında.
Anne turumcu: O çapkın değildir de, kız takılmıştır bunun peşine. Kız bakıyor, güzel çocuk, efendi çocuk, parası da var. Devir değişti, kızlar çapkın artık.
Anane turumcu: Desene bütün kızlar çapkın oldu, bir bizimki kaldı.

Gülüşmeler, ben şaşkın, ne diyo şimdi bunlar modunda.

..............................................................

Aynı günün öğleden sonrası, ananeme oturma odası için koltuk takımı bakmaktayız, oturma grubu satan bütün mobilyacıları tek tek geziyoruz.

Anane turumcu: Ne kadar bunun fiyatı? (Beğendiği bir takıma istinaden satıcı bayana sormaktadır)
Satıcı bayan: Teyzecim düne kadar 1.990 lira idi, ama dün akşam kampanya bitti, fiyatlar değişti, yeni fiyatına bilgisayardan bakmam lazım.
Anane turumcu: Nasıl nasıl?
Anne turumcu: Dün akşam zam gelmiş anne, yeni fiyatına bakması gerekiyormuş.
Anane turumcu: Zam mı, aa ben hiç duymadım.
Anne turumcu: Nereden duyacaktın ki anne?
Anane turumcu: E televizyon söylerdi, hiçbir şey demedi.
(Ananem, firmanın kampanya olayını anlamayıp ülke genelinde bir develuasyon enflasyon kriz yaşandı da fiyatlar bir gecede katlandı sanıp haberi kaçırdığına üzülmektedir.)

Gülüşmeler, ananem şaşkın, ne diyo şimdi bunlar modunda.

2 Temmuz 2007

2 Temmuz Pazartesi

Günün yemeği: Pancar sapı kavurma, pilav, yoğurt, vişne kompostosu
Günün ismi: Cansu ile Caner
Günün anlam ve önemi: Ay başı ve iş başı aynı anda

22 Haziran 2007

Ben bir karpuzseverim

Bu karpuz
çok kırmızı
bölüşmek şart

Fotoğraflar flickrdan, şiir Bedri Rahmi Eyüboğlu'ndan alınmıştır.

17 Haziran 2007

Keşanlı Ali Destanı

"Haldun Taner'in ne kadar başarılı bir sosyal gözlemci olduğunu kanıtlayan, mesajını gözümüze sokmadan vermeyi beceren, müziklerden çok sözlerinin aklımda kaldığı, güzel müzikal oyun." diye yazmışım 9 Ekim'de, birkaç söz eklemek isterim.
1960ların Türkiye'si ile günümüz Türkiye'si şehirlerinde yaşanan sosyal olguların benzerliğini gözler önüne sermesi açısından, üstelik de çok parçalı anlatımı ve Haldun Taner'in ironi yüklü dili nedeniyle birkaç defa izlenesi, her seferinde başka bir tat yakalanası, sözleri daha bir anlaşılası.
Bu eserin güncel yorumunun altından başarıyla kalkan ve Harbiye Açıkhava Tiyatrosu'nda bizlere unutulmaz bir 3 saat yaşatan Şehir Tiyatroları'na koccaman bir alkış da benden!

11 Haziran 2007

Assos'da tatil başkadır

Behramkale, Truva Turizm, Ayvacık pazarı, otostop, Biber Evi, deniz börülcesi, yörükler, Ümit Yaşar Oğuzcan, iskele, minder, Tarçın & Zarife, fıstık reçeli, Özhan Teyze, eski köprü, güneş yanığı, kabak çiçeği dolması, Ali Abi, plaj çantası, bankamatik, günbatımı (gurub), Testihan

Arada bir iskelede yatmak gerek, denizin koynunda uyumuş gibi oluyor insan.
Bulutları hala ilk bakışta bir şeylere benzetebiliyorum, çok eğlenceli.
Yerden ısıtmalı banyo pek keyifliymiş, ev edinince ondan da yaptırmak lazım.
Taze nane ve kekik bulup kurutmalı, reçel yapmasını da öğrenmeli.
Gelibolu'dan sadece geçmek olmaz, gidip görmeli, görüp keşfetmeli.



5 Haziran 2007

İşaret parmağımın ucunda bir çıkmaz mürekkep lekesi

Ya küçüktüm, farkında değildim, takip etmiyordum; ya da bende erken bunama başladı. Meğer ne meşakkatli bir süreçmiş şu seçim denen hengame. Öngörüler, hesap kitap detaylar, taktikler, pazarlıklar. Son anda birleşmeye çalışıp hezimete uğrayanlar. Küsüp gidenler, yüzsüzlükle devam edenler. Vitrin oluşturan sağım sarmısak solum soğan, armut dersem muhafazakar elma dersem liberaller.

Bizim politikacılarımız en kral strateji oyuncularına taş çıkartır, e pes yani. Bunca esnek, programsız, çerçevesiz, kemiksiz siyaset mi olur yahu. Sistem böyle olursa, kimse de sesini çıkartmazsa, gül gibi geçinip gideriz işte. Ama bu gülün dikenleri bana batıp duruyor nicedir.

Bu sistemde ucundan acıcık bile olsa temsil edildiğimi düşünmüyorum. Doğrudan demokrasinin teoride bile uygulanmasının mümkün olmadığı bu kalabalık ülkede, örgüt üyelerine yardım ve tehdit suçlarından yargılanmakta olan ilkokul mezuniyeti şaibeli insanlar dokunulmazlık şemsiyesi altına girebilmek için milletvekili adayı oluyor. Neresinden tutsam dökülüyor, bohçanın yamaları sökülüyor. Peki bu durumda bize ne yapmak düşüyor?

Yükselen seslere kulak verecek olursak, ki her kafadan bir ses çıkıyor hangisine yetişsin bu kulak (çokseslilik karşıtı olduğum sanılmasın, aksine, çalışsın kafalar, konuşsun insanlar, yeterki papağan olmasınlar), oyunu kullan hatta madem kullanıyorsun boşa gitmesin oyun, şuna kullan. İtiraz ediyorum hakim bey, beni kötünün iyisini seçmeye zorlayanlara itiraz ediyorum, çıkıp da tüm bu başıbozukluk karşısında fırsat bu fırsat diyip iyi siyaset yapabilecekken yapmayanlara da itiraz ediyorum, en fazla da oy kullanmazsan şöyle olur, şuna oy vermezsen böyle olur diyenlere itiraz ediyorum. İyi güzel ediyorum da, tüm bu itirazların karşısına makul bir alternatif koyabiliyor muyum, işte bu yüzden kendime isyan ediyorum.

3 Haziran 2007

İnleyen Nağmeler

Turumcu & Hici Organizasyon gururla sunar: Yaz geldi, e hadi felekten bir gece çalsak artık yemeği!

Katılımcılar: turumcu, edgerunner, hici, uyurçizer, handan, 70lik yeni rakı

Menü: çupra, patlıcan ezme, zeytinyağlı sarma, yoğurtlu semizotu, cevizli tonbalığı, zeytinyağlı fasulye, salata, kemalpaşa tatlısı, kesme dondurma, karpuz ve bolca buz

Ellerimize sağlık, darısı diğer yaz akşamlarının başına!

30 Mayıs 2007

Kısa Öykü I

Dışarıdaki havanın güzelliğine bakmaksızın uyku bastırıyordu.

Turumcunun gözleri, önceki gecenin mirası olan uykusuzluk yüzünden kapanmamak için direnirken, parmakları klavyenin üzerinde şıkır şıkır dolanaraktan görevlerini yerine getirmekteydi.

Ama o da ne! Bunca uykulu halde, turumcu her an bir hata yapabilir, hem kendi hem de yaptığı işin güvenliğini tehlikeye atabilirdi. Mağrur ama uykulu kahramanımız bu durumdan kurtulmak için ne yapmalıydı?

Ne çay ne de kahveden hazzeden turumcu, kurtuluş ışığını yine önünde durmakta olan bilgisayarda buldu. Kısa ama keyifli bir kaçamağın kime ne zararı dokunurdu!

29 Mayıs 2007

Metronom

Yerleşik hayatın egemen yaşam biçimi sayıldığı, göçebe kültürlerin sözde medeni olanlarca hor görüldüğü dünyamızda, yaşadığımız toprağa derinlemesine kök salmak üzerine kurulu düzen. Bavulunu, sırt çantanı, yeri geldiğinde sadece başını alıp gitmenin adı çoğu zaman kaçış konur, ama içten içe özenilen bir durumdur. Öylesine ilginç bir tezat ki bu, o yersiz yurtsuz olarak nitelendirdiğimiz çingenelerin müziği giyimi cümbüşü renkleri dönem dönem moda olur, ya gıpta edilir ya taklit. Halbuki zamana meydan okumaktır hareket, dilimlemezsek başını sonunu kaçıracağımız sonsuzlukta bir farkındalık yaratmaktır. Sahip olmak kutsanırken günümüzde, eşlik etmek unutulur. Ritme kulak verin, kalbiniz bile yerinde durmuyor, ne de damarlarınızdaki kanınız. Başkalarının durağanlığında kaybolmayın, yüreğinizin ayaklarınızın elinizden tutanların götürdüğe yere gidin.

25 Mayıs 2007

Benim Sinemalarım

Tecrübeyle sabittir ki (dün tekrar sabitlenmiştir), ben filmleri sadece izlemiyorum, aynı zamanda yaşıyorum da. Bu yüzden amacım sadece film izlemek değil, sinemada film izlemek. Perdeye yansıyan o görüntü beni içine çekiyor; soru soranla birlikte cevap arıyor, sıkıntı çekenin çilesine ortak oluyor, tatmin olanın keyfini paylaşıyorum. Üstelik bu paylaşım salonla sınırlı kalmıyor hiçbir zaman; soruların cevapları aranmaya, sıkıntılı ya da mutlu ruh durumu sonraki zamanlara taşınmaya devam ediyor bir süreliğine de olsa.

Dün yanyana sinema koltuklarına dizilmiş Sunshine'ı izleyen 5 bayan içinde, eline koluna hakim olamayıp gerim gerim gerilen, kalbinin atış hızı onca inişli çıkışlı bir grafik izleyen, bunların sonucu çıkışta kafası zonklayan bir ben vardım. İşte bu ayrıcalığın farkında olarak, geceyi keyifle noktaladım.

Not: Birlikte gerilim filmi izlerken kolunun kangren olmasından çekinmeyen izleyiciler aranıyor!

Not2: Yukarıdaki fotoğraf Cannes Film Festivali'nin 60. yıl posterinden alınmıştır.

21 Mayıs 2007

Karma

İstanbul'a yağmur yağdı a dostlar; hem de tam 10 dakika. Ben ki ne yağmur ne ıslaklık pek sevmem, yine de zevkle seyrettim cama vuran damlaları, özlemişim İstanbul'un İstanbul olduğu zamanları.

Yanımızın yanındaki binayı yıkıyorlar. Arka balkondan bakınca avluda tam çaprazımızda kalıyor. Kocaaaman bina, bir sürü yaşanmışlık, anılar, ev bark, iki adamın elindeki balyozlarla paramparça oluyor günbegün. İşte tam da bu sırada, ofisteki penceremin önünde bir hareketlilik, bir serçe camın üzerindeki kuytuya yuva yapıyor. Her gün bıkmadan yorulmadan dal yaprak tel çırpı ne bulursa taşıyor.

Sabah uyanıp kafamı kaldırdığımda karşıma çıkan, kapının üzerinde tavanı koklamakla meşgul dört pati bir çift göz. Artık uçan bir kedimiz var. Ve ben Saruman'la ilgili bir günlük tutmamanın pişmanlığını yaşıyorum.

Zaman geçiyor, sevmediğim tek sayıyla biten yıllardan biri daha geçiyor, ama çiftlerdan daha hızlı ya da yavaş değil. Kışlıkları kaldırma ve gecelikle uyuma vakti geldi. Gitme vakti de gelecek mi?

10 Mayıs 2007

Hatıralar sarmış dört bir yanımı

Ne zaman karışık çerez yesem, aklıma eskiden ailemle kutladığımız yılbaşları geliyor. O zamanlar yılbaşı normalde yemediğimiz kadar çok cips çerez kola tükettiğimiz, televizyonun normalde olmadığı kadar dolu dolu yayın yaptığı, normalde uyanık kalmayacağımız saatlere kadar ailecek birlikte oturduğumuz geceydi. Hediyeler, hararetli alışverişler yoktu, bir sonraki sene için verilen büyük sözler de yoktu. Benim içim sene haziranda bitiyor eylülde başlıyordu, ve sömestırın son günü yılbaşından çok daha önemliydi. Daha sonra bavullarımı toplayıp üniversiteye başlamamla birlikte, yılbaşı kavramım değişti, hep birlikte dışarıda hem rahat hem eğlenceli ama mutlaka dışarıda bir kutlama arar olduk. Saat tam 12yi vurduğunda, belki Boğaz kenarında, belki konser alanında, sevdiklerim bazen yanımda bazen telefonun diğer ucunda, sesimi duyurmaya çalışırdım coşkuyla. Şimdi ise evimde sevdiğim çekirdek kadro eşliğinde yine hem rahat hem keyifli ama mutlaka evimde bir kutlama yaşıyorum. Karışık çerez ise yerini karışmamış en sevilenlere bırakıyor...

6 Mayıs 2007

Benim bildiğim senin bildiğin, senin bildiğin benim bildiğim

Hafta sonunun son demlerinde;

bulaşıklar yıkanmış, sarumanın ergenlik sorunlarının izleri ortadan kaldırılmış, çamaşırlar makinede dönmekte iken;

AKP bir yandan cumhurbaşkanını halk seçecek mesajları verip bir yandan 367'yi yakalama hesapları yaparken;

taraftarlar radikal fanatikliğe, Fenerbahçe şampiyonluğa ilerlerken;

köşe yazarları komplo teorileri, ara sayfalar yazın gelmesinden memnun magazin haberleri peşinde koşarken;

1 Mayıs'ta tüm İstanbul'a sansür uygulanmış, Taksim'de bulunmak isteyenlere işkence yapılmış, buna inat 2. Uluslararası İşçi Filmleri Festivali sürerken;

bahar hatta yaz gelmiş, yeni moda rugan ve burnu açık ayakkabılar vitrinlere çıkmışken;

bir güzellik yapın, internetteki en önemli bilgi kaynaklarından, özgür ansiklopedi Vikipedi'ye (uluslararası ismiyle Wikipedia, the free encyclopedia'ya) destek olun; paranız varsa bağış ile, zamanınız varsa makale çevirisi ya da bizzat kendi bilgi dağarcığınız ile. Her ikisi de yok diyorsanız, bir an önce bir yaşam edinmenizi şiddetle tavsiye ediyorum! (Evet birebir İngilizce'den çeviridir, get a life!)

24 Nisan 2007

Takanın Reisi

Aşağıdaki kamuoyu araştırması bugün bizzat tarafımca yapılmıştır.
Soru: Bugün açıklanan cumhurbaşkanı adayımız hakkında ne düşünüyorsunuz?
Cevap: Desteklemiyoruz, Teddy Bear gibi cumhurbaşkanı olur mu be?!

21 Nisan 2007

Boğaziçi

hayat doğuda sessizlik suskunluk anlamında
batıda ise değerli bir taş sanki.
susmak doğuda erdem meziyet anlamında
batıda ise değersiz bir hak gibi.
gülmek doğuda utanç kibir anlamında
batıda ise doğal bir istek sanki.
bilgi doğuda saygınlık itibar anlamında
batıda ise paraya endeksli.

ayır bizi boğaziçi
anlat bizi ayırmadan.

20 Nisan 2007

Kırmızı Koltuk


Geçici başlık demiştim ama kimseden bir öneri gelmediğine göre başlık başıma kaldı :)

Ne yazık ki izlediğim her film için yorum yazamıyorum, bu seferlik yakın dönemde vizyona giren iki Türk filmini seçtim.
  • Mutluluk: Zülfü Livaneli hep müzik yapsın. Yazmasın demiyorum ama Mutluluk'u okuduğumda sağlam başlangıcına ve başarılı kurgusuna rağmen gelişme bölümünden sonraki savrukluk nedeniyle beğenmemiştim. Karakterleri çok güzel yaratmış, ama değişimlerini oturtamamış, olayların içime sinmesini sağlayamamıştı Livaneli. Bu nedenle filmi görmeye pek de niyetli değildim, ta ki fragmanını dinleyinceye kadar. Müziğe vuruldum diyebilirim. Ayrıca görüntü yönetmenini de gözlerinden öpmek istiyorum. Abdullah Oğuz öykünün son kısmını değiştirerek bahsettiğim o savrukluğu bir nevi önlemiş. Kısaca; kitabından daha başarılı, görüntüler ve müziği için görülmeye değer bir film.

  • Adem'in Trenleri: Ne umduk ne bulduk. Filmin açılış sahnesi bizi sert bir drama hazırlarken, jenerik akmaya başlayınca karşımızda sıcacık bir hikayenin olduğunu anladık. Aksak yönleri yok muydu, vardı; ama Cem Özer'in biz unutsak da aslında sinema oyuncusu olduğunu görmek, o güzel jenerik eşliğinde gülümsemek, dünyayı çocukken nasıl görüp yorumladığımızı bir nebze olsun anlamak güzeldi. Bir de Bekir rolünde karşıma son iki kısa filmini şans eseri izleyip yetenekli olsaymış dediğim Atıf Emir Benderlioğlu çıktı ki, yalnız değilmişim sevindim.

19 Nisan 2007

Şikayetim var


Mütemadiyen şikayet ediyorum. Evde dağınıklıktan, işte yoğunluktan, akşamları yorgunluktan, sabahları uykusuzluktan, Taksim'de kalabalıktan, sinemada önüme oturanlardan, Saruman'ın ergenlik sorunlarından, ertelenen gezi turundan, bu ülkede yaşananlardan, yağmur yağmamasından, bilgisayarımın hızlı çalışmamasından, saçlarımın iştediğim şekli almamasından, tepkisiz insanlardan, aşırı tepkili insanlardan, trafikte yol alamamaktan, yan komşunun kavgalarından, param varken zamanımın zamanım varken paramın olmamasından, iç sıkıntılarımdan...
Mütemadiyen şikayet ediyor olmaktan şikayetçiyim! Nerede en yakın şikayet kutusu?

18 Nisan 2007

Burası Türkiye, yok öyle!

Anlamadığım bir şey var. Niye insanlar bir meclisin var olmasını demokrasi için yeterli görür? Sistemin tıkır tıkır çalışıyor olması, yıllardır birilerinin seçilegidiyor olması, her seçim döneminde benzer süreçlerin yaşanıyor olması bizim arkamıza yaslanıp "hakedenin" kazanmasını güven içinde beklememiz için yeterli midir? Bu bir futbol maçı mıdır, fair play var mıdır, yoksa yarışmada yeteneği ya da bilgisi çok olan mı kazanacaktır? İsterse şıkır şıkır çalışıyor olsun, eksik/yanlış kurulmuş bir sistem tam sonuçlar çıkarmaz. 2+2=4 matematiksel bir eşitliktir ve dünya iktidar söz konusu olduğunda hiçbir zaman bu kadar mutlak değildir.

Anlamadığım bir şey daha var. Seçilmiş bir meclis nasıl olur da halkın eleştirilerine çeşitli sıfatlar yapıştırıp 'ben karar vermek için seçildim, sen sus şimdi' der. Meclisin iradesi halkın iradesinden ayrılabilir mi? Milletvekillerinin kendilerini yönetim kurulu üyesi sandıkları, başbakanın da genel müdür havasında yaşadığı bir meclisten ne derece temsili kararlar beklenebilir? Bir şirketin temel hedefi tektir ve bellidir, şirket yönetimi demokratik olma kaygısı taşımaz. Güçler ayrılığını kim tam olarak bilmektedir, kim içine sindirebilmiştir?

Benim anlamadığım çok şey var bu ülkede...

17 Nisan 2007

23 Nisan Kutlu Olsuuun!

Şimdiden duyurayım, bu hafta sonu 27 farklı ülkeden katılan özürlü ve özürsüz çocuk gruplarıyla 23 Nisan'ı kutluyor olacağız. Çocukları güldürmek ve onlarla birlikte gülmek isteyen herkesi bekliyoruz. Hatırlatmak isterim ki şenlik halka açık ve katılım ücretsizdir. Heyecanımızı paylaşmak, gösterileri izlemek, ve yeniden çocuk olmak isteyenler Feshane'ye :)

7 Nisan 2007

MaviGri İstanbul

Şehirlerin kendilerine ait kimlikleri var, İstabul'unki rengi. Dün sabah Boğaz köprüsünü geçerken emin oldum, bu şehir en çok mavi-gri görünürken kendisi oluyor. Güneşli havaları sevmediğimden değil, ama güneş İstanbul'un canlılığını azaltıyor, hafifliyor sanki şehir, sıradanlaşıyor. Halbuki asıl İstanbul, yağmurun yüzünüze tükürür gibi yağdığı, hatta yağmayıp havada asılı kaldığı, bana 10 gün arka arkaya takvime bulut ve şimşek çizdiren, Eren'in deyişiyle öyle günlerde otobüslerin sesinin bile farklı olduğu yer, yağmurun rengi mavi ve gri. İstanbul'da öyle.

6 Nisan 2007

Mükemmel Hayatlar

En iyi okullarda okumalı, en yüksek notlarla mezun olmalıyız. Kariyer yolunda en başarılı başlangıcı yapmalı, en dolgun maaşlarla çalışmalıyız. Hep en doğru kararları vermeliyiz. Sadece vizyondaki filmleri bilmemiz yetmez, festivalleri takip etmeli, ana akımları anlamalıyız. Bir ucundan müziğe bulaşmalı, sporun bir dalıyla uğraşıyor olmalıyız. Tüm dolaplarımız yepyeni şeylerle dolu olmalı. En mutlu evliliği yapıp, mükemmel çocuklar yetiştirmeliyiz. Bir sürü arkadaşımız olmalı, en popüler biz olmalıyız. Hep en genç, en güzel, en iyi, en başarılı, en en en...
Peki tüm bu koşuşturmacanın sonunda hayattan geçer not alabilecek miyiz? Yoksa tıpkı bizim gibi fanilerden aldığımız puanlar mı bu sınav stresinin sebebi? Geçmek ya da kalmak yok, sadece hayat var.

26 Mart 2007

Ademler ve Havvalar

Birbirini hiç tanımayan insanlar bir araya geldiklerinde, erkekler futbol konuşarak ya da oynayarak, hiç olmadı sporun başka bir dalından veya askerlik anılarından sohbete dalarak hemen kaynaşırlar. Bayanlar ise biraz çekingen biraz mağrur, acemice muhabbet kurma girişimlerinde bulunurlar. Erkekleri doğuştan tanış, kadınları ise rakip yapan şey nedir acaba?

25 Mart 2007

Mrrrr


Saruman bizimle birlikte yaşamaya başladığından bu yana sokakta karşılaştığım kedilerle sohbet eder oldum. Sanırım bunun için İstanbul'daki en uygun sokakta oturuyorum. Çok sevdiğim semtim Kurtuluş, bir sokak hayvanları cenneti, her apartmanın önünde bir su bir de yemek kabı, hiç boşaldıklarını görmedim. Yaşamı paylaşan insanlar daha duyarlı oluyor. Bir kediyi kendini temizlerken görmediyseniz, temizlik anlayışınız eksik kalır; kedi mırıltısını elinizle hissetmediyseniz keyif nasıl paylaşılır tam bilmezsiniz.

Bugün gazetede köpekler için giyim eşyaları hakkında bir haber okudum ve düşündüm, insan niçin köpeğini giydirir. Sonra düşünmeye devam ettim, insan niçin kedi ya da köpek besler. Benim Saruman'ı evde tutarak yaptığım, köpeklerinin cinsini modaya göre seçip onlara pembe kaşmir kazak giydirenlerin yaptıklarının basit hali mi yoksa? Yo hayır, birlikte yaşayacağınız hayvanız siz seçmezsiniz, o sizi seçer öncelikle. Onun sahibi değil, belki bakıcısı belki ev arkadaşı olursunuz. Sanırım bir gün evimizin kapısını sonuna kadar açık bırakacağız. "Sevmek, sevgiliyi bir beyaz güvercin gibi avuçlarına alıp okşamak ve yüreğine bastırıp korumak, ama sevgiliyi daha güzel ufuklar bekliyorsa onu salıvermektir" ne de olsa...

Not: Resim, Selçuk Demirel'in Başka Kediler (Metis Yayınları, 2006) kitabından alınmıştır. Hici'ye koccaman teşekkürler.
"Başlangıçta, Tanrı kediyi kendi suretinde yarattı. Ve, elbette, bunun iyi olduğunu gördü. İyiydi de. Ama kedi tembeldi. Hiçbir şey yapmak istemiyordu. Bu yüzden de daha sonra, birkaç binyıl sonra, Tanrı insanı yarattı. Sırf kediye hizmet etsin, sonsuza kadar kölesi olsun diye. Kediye kayıtsızlık ve sezgi vermişti; insana da kuruntuyu, eliyle iş yapma yeteneğini ve çalışma tutkusunu verdi. İnsan doyasıya kaptırdı buna kendini. Yüzyıllar boyunca, icat, üretim ve yoğun tüketim üzerine temellenen bir uygarlık kurdu. Tek ve gizli bir amacı olan bir uygarlıktı bu: Kediye huzur, barınak ve yemek sunmak. İnsan milyonlarca gereksiz, genellikle saçma sapan nesne icat ederken, tek amacı kedinin rahatı için elzem birkaç nesne üretmekti: radyatör, minder, çanak, talaş kutusu, Breton balıkçı, halı, döşemelik kumaş, hasır sepet; bir de belki radyo, kediler müzik sevdiği için. Ama bunların hiçbirinin farkında değildir insanlar. Çok yaşasınlar. Şükranla anılsınlar. Öyle anıldıklarını sanırlar da. Hayırlısı neyse odur, kedilerin kusursuz dünyasında."
Jacques Sternberg

21 Mart 2007

Öyle bir geçer zaman ki

Sabah servisi kaçırıp işe otobüs ile gelmek durumunda kalınca, toplu taşıma araçlarımızdaki yenilikleri bizzat deneyimleme şansını yakaladım: televizyonlar. Tam otobüslerde bile peşimizi bırakmayan bu renkli müzikli kutulardan şikayet ediyordum ki (yahu bırakın da bari bu yolculuklarda biraz başımızı dinleyelim, bir şeyler okuyalım, sohbet edelim, kendimizle başbaşa kalalım*) Zerrin Özer'in "Paşa Gönlüm" şarkısına denk geldim, ne de güzel klibi varmış, kocaman gülümsedim şarkı boyunca. Güneş de benden yanaydı zaten, mutlu indim otobüsten. Sanırım sabahları radyoyla uyanmak alışkanlığımı geri edinmeliyim.

* Ortaokula giderken müdürümüz velilerin de katıldığı bir törende öğrencilerin serviste geçirdiklerin zamanın asla kayıp olmadığını, bu zamanların ne kadar kıymetli olduğunu anlatmıştı. Servis zamanı değerlidir gerçekten de, ister istemez düşünecek bir zaman parçası olur elinde, insan içine döner, ya da gider başka yerde kuramayacağı arkadaşlıkları kurar. Bütün bunlar olur da, bir önkoşulla, enerjin varsa.

16 Mart 2007

Hiç yatağa sırt üstü uzanıp hiçbir şey yapmadan tavanı seyretmek istediğiniz oldu mu?

3 Mart 2007

Onun her şeyi var, tek eksiği Türkçe konuşmak!

Geçen akşam uzun bir süreden sonra ilk defa televizyona denk geldim, Powertürk Müzik Ödülleri dağıtılıyordu. Bu vesileyle öğrenmiş oldum ki, Türk pop müziğinin önde gelen (!) isimleri Türkçe konuşmayı bilmiyorlar. Hayır, törende teşekkür konuşması yaparken heyecanlanıp dili sürçenlerden ya da topluluk önünde konuşma sorunu olanlardan bahsetmiyorum. Her biri son derece kendinden emin, kendine güvenli görünüyor, hepsi kalabalık topluluklara konserler veren insanlar. Ama ne yazık ki iki lafı bir araya getirip meramlarını anlatamıyorlar.
En son okuduğunuz kitap ne Allah aşkına diye sormak istedim her birine, "Cin Ali Berberde" mi?

14 Şubat 2007

12 Şubat 2007

Kahramanım Benim


Bir roman kahramanı yaratacak olsaydınız, nasıl biri olurdu? Size mi benzerdi, olmak istediğiniz kişiye mi, yoksa olmak istediğinizi kendinize bile itiraf edemediğiniz kişiye mi? Önce bay/bayan mükemmeli yaratmaya çalışıp ardından birkaç delik açıp yama mı eklerdiniz kişiliğine? Sizde en çok iz bırakan, hayran olduğunuz ya da nefret ettiğiniz kişiye mi can verirdiniz yoksa kağıt üzerinde? Belki bir sıfatlar bulamacı arasından rastgele seçip eklerdiniz birbirine? Hadi söyleyin, nasıl biri olurdu sizin roman kahramanınız?

11 Şubat 2007

Reklamları İzlediniz


Türkiye'de en çok reklam veren şirketler hakkında bilginiz var mı? Üç aşağı beş yukarı ilk 10 şu şekilde: Ülker, Unilever, P&G, Coca-Cola, Arçelik, Reckitt Benckiser, Danone, Nestle, Vestel, Turkcell.
Tam da beklediğim gibi çoğu hızlı tüketim (çoğunlukla gıda ve temizlik ürünleri) sektöründen, arada dayanıklı tüketim ürünleri şirketi var birkaç tane ki ürün yelpazesi ve aralarındaki rekabet onları bu listeye taşıyan. Beni şaşırtan banka adı görememek oldu aslında, sanırım ürün portföyü kısıtlı olan bankalar toplu değerlendirmede yüksek sıralarda yer alabilecekken teker teker pek de "en büyük reklamcı" değiller.
İstediğim bu tarz bir analiz yapmak değil aslında. Asıl istediğim, bir an için bu firmaları reklama bunca büyük bir pay ayırmaya iten faktörleri düşünmeniz ve tüketici olarak öneminizin farkına varmanız. Onların bu reklamları verecek parayı ve hatta çok daha fazlasını kazanmasını sağlayan bizleriz, bu durumda bu reklamları nereye vereceklerini belirleyen de bizler olmalıyız. Zaten öyle değil mi diyebilirsiniz. Yani çeşitli ölçümler, hedef kitle çalışmaları yapılıyor. Ama bu şirketlerin hangi biri reklam verdiği program, gazete, dergi vb içeriğini inceliyor, eleştiriyor, yorumluyor. Ben bunu şirketlerin sosyal sorumluluklarının bir parçası olarak görüyorum. Bu yüzden de diyorum ki, beğenmediğimiz, eleştirdiğimiz, tenkit ettiğimiz yayınlara reklam veren şirketlere bu yayınların devamlılığını sağlayan desteklerinden dolayı tepkimizi gösterelim, en basit şekliyle ürünlerini tüketmeyelim. Unutmayalım ki, bir kişi tek başına düşlediğinde, bu yalnızca bir düştür.Pek çok kişi beraber düşlediğinde, bu yeni bir gerçekliğin başlangıcıdır.

8 Şubat 2007

Sarman Saruman


Bir buçuk göz, bi tutam bıyık, koccaman kulaklar, bolca tüy, her daim ıslak olması beklenen ama nedense bizim evde arada bir kuruyan dünyanın en güzel pembe burnu, ve sürekli devinim hışırtı kıpırtı peşinde koşan dört sarı pati üzerinde bir minik kaplan bedeni... İşte bizim 'Saruman'ımız.
Evimizdeki ilk hafta sonunda çekilen bu fotoğrafın üzerinden 5 ay geçti, o artık genç bir kedi. Eve beraberinde getirdiği diğer canlılar yüzünden göbek adını Pirelli ilan ettiğimiz, kaşlarının sağ ve sol tel olmak üzere iki uzun tüyden ibaret olduğu, akşamları tam yatma vakti öncesi gidip peluş ineğini emdiği zamanlar, ilk seferde ne olduğunu bilmediğimiz için bizi paniğe boğan süt dişlerini dökme maceraları geride kaldı. Artık banyoda lavaboya tırmanıp musluktan su içebiliyor, hoparlörlerin üzerinde uyuyor ve avcılığını ispat edercesine her çamaşır asmaya çıktığımda bir sinek avlıyor.
İnsanın çocuğunun hiç büyümemesini istemesi gibi bir şey şimdi hissettiğim, bu fotoğrafa baktıkça.

5 Şubat 2007

Kırmızı Koltuk (geçici başlık)


Dedim ki her ay sonunda geçen ayın kendi açımdan vizyon özetini çıkarayım, hem henüz görmemiş olanlara bir fikir verir, hem de kendimde izim kalır. Madem düzenli olacak, bir de başlık bulmak gerek buraya. Fikri olan?



  • Prestige : İhtişamlı. Gerilimli. Bazı bazı kendini ele verse de herkes farklı bir yerinde öngörüde bulunuyor, ama sonuç herkes için şaşırtıcı. Bu Christian Bale'in Machinist'te oynayan Christian Bale olduğuna inanası gelmiyor insanın, ama işte tam da bu yüzden inanıyorum. Sinemada seyirlik bir film.

  • Open Season: Onca hevesli gittiğim ve Mert'i de kısmen sürüklediğim film maalesef hayalkırıklığı yaşattı. En azından SONY Pictures'ın ilk filmi olması nedeniyle biraz daha özenli bir şeyle karşılaşmayı bekliyordum. Aralara serpiştirilmiş onlarca karakterden en azından birkaçını incelikle işleseler, filmi kotarabilirlermiş ya, bu seferlik olmamış.

  • Man of the Year: Robin Willams'ın replikleri için izlemeye değer, gerçekten suya sabuna dokunarak eleştiriyor Amerikan politikasını ne de olsa. Ama kısıtlı zamana hem gerilim hem aksiyon hem politik eleştiri biraz da romantizm, olması gerekenden fazlasını sıkıştırmaya çalışmışlar sanki.

  • Dejavu: Eli yüzü düzgün, senaryosu kurgusu oyunculuğu derli toplu. Uzayın katlanması, zamanda yolculuk konularına az biraz ilgi duyanlar için çekici olabilir bence, en azından Einstein - Rosen Bridge nedir, şöyle bir değinip gerisini öğrenmeyi bize bırakıyor.

  • Son Osmanlı (Yandım Ali): Irkçı ve cinsiyetçi yaklaşımı bir kenara bırakabilirsek, eğlenceli ve çizgi romanı dönüştürmesi açısından çok başarılı bir film var karşımızda. Yandım Ali tipik bir James Bond, ama tek tabanca. Geçişler, dövüş sahneleri, İstanbul manzaraları sevdiklerimden. Daha az şovenist ve cinsiyetçi olması gerektiğini savunanlara diyeceğim, o zaman çekilen Yandım Ali'nin filmi değil belki bir (buraya bir örnek bulmaya çalıştım ama aklıma gelen bütün çizgi roman kahramanları ırkçılıktan yırtsa bile cinsiyetçiliğe takıldı, alternatif bulursanız siz doldurun) olurdu.

15 Şubat itibariyle If İstanbul Film Festivali'nde olacağım efendim, muhtemel zaman çizelgemi yakında buradan yayınlarım. İndirimli bilet almak isteyenler bana bir selam çaksınlar, kontenjanımız sınırlıdır.

ÇOK ÇALIŞMAK GEREK ÇOK


evde büyük bir hevesle alınmış/hediye edilmiş okunmayı bekleyen kitaplar,
tamir edilmesi gereken bir fotoğraf makinesi ve gidilecek fotoğraf gezileri,
seçilecek filmler, festival programı organizasyonu ve bilet kuyruğu,
her akşam beni kapıda karşılayıp ilgi için çıldıran bir kedi,
ziyaret edilecek biricik anne ve mis anane, pisimle çufçufçuf tren yolculuğu,
4 aydır bütün ekipmanı hazır olarak boyanmayı bekleyen bir salon (+ayakkabılık +komidin),
uzun zamandır birlikte içip sarhoş olunmamış arkadaşlar,
öğle tatillerinde bücürlere okumak için bulunacak kitaplar, oynanacak oyunlar,
bir türlü sonu getirilemeyen çamaşır, bulaşık, ütü yığınları,
inidirimin son demlerinde kendine gelmek için sırasını bekleyen gardırop,
merak edilen, araştırmak istenen, şaşılası ilginç sıkıcı sıradan bir sürü konu,
ve tüm bunlardan ayrı olarak gün ışığında ekmek parasını çıkarmak için yapılacak İŞ.
Uykuya hiç zaman kaldı mı?

12 Ocak 2007

Bi alışveriş bi fiş



Bugünlerde evde hummalı bir çalışma var, yüzlerce fişi ayrıştırıp ayıklayıp yazıp toplayıp hesaplamakla meşgulüz. Maden suyunun KDVsi geçer mi, bu kazağı ne zaman aldım ben yahu, e hadi bakalım elimizde bu kadar data var alışveriş şablonumuzu oluşturalım bari...

Çıkarılan dersler:
  • Evde yemek yapmak sadece daha sağlıklı değil, aynı zamanda çok da ekonomik. Neymiş, en kısa zamanda bir aşçı tutuyormuşuz.
  • Alışverişin doruk noktaya ulaştığı zamanlar yılbaşı dönemi. Önümüzdeki sene bir çift şiş ve bir sürü yün yumağı alarak bu duruma bir son vermeyi düşünüyorum. Nerde benim 'Burda'larım?

11 Ocak 2007