25 Mayıs 2007

Benim Sinemalarım

Tecrübeyle sabittir ki (dün tekrar sabitlenmiştir), ben filmleri sadece izlemiyorum, aynı zamanda yaşıyorum da. Bu yüzden amacım sadece film izlemek değil, sinemada film izlemek. Perdeye yansıyan o görüntü beni içine çekiyor; soru soranla birlikte cevap arıyor, sıkıntı çekenin çilesine ortak oluyor, tatmin olanın keyfini paylaşıyorum. Üstelik bu paylaşım salonla sınırlı kalmıyor hiçbir zaman; soruların cevapları aranmaya, sıkıntılı ya da mutlu ruh durumu sonraki zamanlara taşınmaya devam ediyor bir süreliğine de olsa.

Dün yanyana sinema koltuklarına dizilmiş Sunshine'ı izleyen 5 bayan içinde, eline koluna hakim olamayıp gerim gerim gerilen, kalbinin atış hızı onca inişli çıkışlı bir grafik izleyen, bunların sonucu çıkışta kafası zonklayan bir ben vardım. İşte bu ayrıcalığın farkında olarak, geceyi keyifle noktaladım.

Not: Birlikte gerilim filmi izlerken kolunun kangren olmasından çekinmeyen izleyiciler aranıyor!

Not2: Yukarıdaki fotoğraf Cannes Film Festivali'nin 60. yıl posterinden alınmıştır.

5 yorum:

Adsız dedi ki...

İşte aradığın kişi benim.. Benimle film izlerken kolumu sıkıp kangren yapmakta ve bacagımı tekmelemekte özgürsün =) Çünkü ben de sendenim.. Yaşasın "yaşayarak" film izlemek.. hici

turumcu dedi ki...

Canım hicim, ben seninle hırkanın arkasından bile izlerim filmleri :D

jesterdvine dedi ki...

Requiem for a Dream izlerken önce yaz neşesi içinde olmak, sonra kapalı havanın baskısını hissetmek ve pürüzleri geçer geçer diye atlatmak ve en sonunda "olmaz böyle şey yaaa" diyip ağlamak?

Yada Tristan Hawkins'ten Isis'i okurken, kahramanın yaşam tarzı ile paralel bir coşku halinde olmak en başlarda, bir yerden sonra da adamın çöküşü ile (yine) paralel bir hüzne / bunalıma girmek?

Hmmm, bu da izlemek / okumak değil ama, senin dediğin de değil sanırım?!
Ama dediğinden ise bu, varım seninle sinemaya :)

turumcu dedi ki...

The Wind That Shakes the Barley izlerken tükenmek, dakika dakika tel tel, olanları ve bundan sonra olacakları bilerek tükenmek.

American Beauty'nin son sahnesinde hayır bunu yapma diye Annette Bening'e yalvarmak.

Love Actually'den sonra Portekizce öğrenmek, Notthing Hill'den sonra o parkı görmek istemek, Eternal Sunshine of the Spotless Mind'den sonra hafızamızı yitirsek ve karşılaşsak tanıdık gelir miyiz birbirimize diye gece boyu düşünmek.

Ya da Kızıla Boyalı Saçlar'ı okurken, baştan sona ne kadar Luis olmak istesem de, anlatıcıya bağlanıp aynı hataları yapmak, sonunda aynı pişmanlıkları yaşamak.

Bana dediğime yakınmış gibi geldi, sen ne dersin :)

jesterdvine dedi ki...

hmmm

sanırım evet, yakın ama bir iki nüansla yakın.

Ama dur şimdi tekrar düşündüm de, mesela İlyada'yı okurken (okumaya çalışırken - 16bin küsür dize) barbar Akha'lıların öldürdüğü Truva neferleri için ciddi üzülürdüm ama Hektor'un askerlerinin neredeyse indirdiği her barbar müthiş sevinç kaynağı idi bana. Yada Silmarillion'u okurken Elf'lerin trajik mazileri vardı ve bu da gerçekten bozardı moralimi. Veya başka başka eserler de...Tekrar tekrar düşündüm de,
bu durum [ bendeki yani, seninkisinin kökünü bil(e)mem, frp konusundaki yatkınlık ve geçmişe dayanıyor. Hani büyümüş çocuklar olur ya, ha onlardanım işte :) ]

Eh olsun o kadar da, ikizlerde bile nüanslar olur davranışlarda :)