25 Aralık 2008

Bu şehir arabasız çekilir mi?


İşe giderken ikidir karşıma çıkan bir reklam var, İETT otobosünün arkasından insanlara sesleniyor:

"Sarıyer-Taksim 20km. Bu şehir arabasız çekilir mi? Taşıt krediniz XXX Bankası'nda!"




Hayır kardeşim, bu şehir asıl arabayla çekilmez, hatta kimi hanelerde iki veya daha fazla araç olmasından dolayı çekilmiyor da! Kaynakların sınırlı olduğu günümüz dünyasında İstanbul'u daha yaşanılır hale getirecek şey, herkesin mütemadiyen şahsi aracını kullanmasını teşvik etmek değil, toplu taşımayı özendirmek olmalıdır. Trafik sorununun çözümü yeni yollar yapmak değildir, yol yaptıkça araç artacak ne de olsa.

Her gün yaklaşık 70 km yol yapan ve İstanbul'un trafik derdinden fazlasıyla muzdarip biri olarak bu konuda asıl çözümün araç sayısının artmasını engellemek olduğunu, bunun da insanlara kısa zamanda çilesiz bir şekilde istedikleri yere gidebilecekleri alternatifler sunarak yapılacağını düşünüyorum. Bu şehir düz değil, kimse Londra ya da Paris metro haritalarını gösterip ahlanıp vahlanmasın. Ama ulaşımın tek çözümü de metro değil, kaldı ki tüm şehri saran bir metro ağı kurulamasa da Lizbon örneğinde olduğu gibi ana noktaları kapsayan hatlar çizilebilir. Üç aydır işten eve dönüşlerimi çile haline getirmesine rağmen metrobüsün de yılmaz destekçisiyim ayrıca. Umarım diğer toplu taşıma araçları ve servisler için de benzer çözümler üretilebilir. Pozitif ayrımcılık önemlidir ve gerektiğinde kullanılmalıdır!

Son dönemde bana sıkça sorulan bir soru var, araba kullanıyor muyum? Hayır kullanmıyorum. Neden? Şu an arabam yok ve şimdiye kadar hiç ilgimi çekmedi. Ama bir gün mutlaka olacak diyorlar. Neden bu araba diretmesi? Oturduğum mahalleyi düşünüyorum. 3 dakika mesafede bir metro ve otobüs durağı, iki market, bir poliklinik, ve tüm ihtiyacımı sağlayacağım bakkal manav tesisatçı nalbur kargo bayisi banka şubesi pastane lokanta var. Yaklaşık 20 dakikalık yürüme mesafesi içerisinde ondan fazla sinema, yedi tiyatro, iki konser salonu, bir alışveriş merkezi, bir açıkhava tiyatrosu, bir kongre merkezi var. Ama sokağımda park yeri yok. Bu durumda ben niye araba alayım söyleyin a dostlar?! Aslında ehliyet almak vardı bu seneki planlarım arasında, ama böyle diretenler oldukça ona da hiç bulaşasım gelmiyor.

24 Aralık 2008

Milgram Deneyi ve Sonuçlarının Düşündürdükleri

1960lı yıllarda yapılan ve o günden beri çok ses getiren Milgram'ın otoriteye itaat deneyi tekrarlandı. Aslında yaklaşık 50 yıldır deneyin farklı varyasyonları yapılıyor ve şaşırtıcı bir biçimde benzer sonuçlar alınıyor. Benim oldukça ilgimi çeken ve sonuçlarının dikkatle izlenmesi gerektiğine inandığım bir deney Milgram'ın yaptığı; temel insan davranışlarından biri olan otoriteye karşı itaate yönelme eğiliminin yüksekliğini ölçüyor. İşin ilginç yanı, bunca yıldır tekrarlanan deneyler gösteriyor ki cinsiyet, milliyet, eğitim durumu gibi etkenler ortalama itaat sonucunu değiştirmiyor; önemli olan çevresel faktörler. Yani düşündüğümüzden çok daha fazla insan (hatta belki biz bile) otoritenin baskısı ya da çevrenin etkisi altında tahmin ettiğimizden daha radikal eylemlerde bulunabilir. Peki çevresel etkenlerle ortaya çıkan şiddet eğilimini nasıl engelleyebiliriz?
Konu ile ilgili sosyal psikolog Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı'nın yorumu:
"Bir kişiye zarar vermek için o kişiyi ‘diğer’, ‘farklı’, ya da ‘öteki’ olarak görmek gerekir. Oysa, eğer empati kurup, o kişiyi anlamaya çalışıp bir şekilde yakın hissederseniz, o zaman ona kötülük yapma ihtimali azalıyor. Bunun da uygulamaları çok önemlidir. Bütün bu ‘düşman’, ‘diğer’ görüşler, aslında saldırganlığa kolaylıkla yol açabilen güçler, temelinde kendinden farklı görmek yatıyor. Oysa, kendine yakın görüp empati kurabilmek, o kişiyi insan olarak anlayabilmek, çok daha insancıl yaklaşımlara yol açabiliyor ve saldırganlığın önüne geçebiliyor."

Deneyin detaylarını öğrenmek için:
http://tr.wikipedia.org/wiki/Milgram_deneyi
Ropörtajın tümüne ulaşmak için:
http://www.ntvmsnbc.com/news/469997.asp

Buradan yola çıkarak değinmek istediğim bir konu var, "Ermenilerden Özür Diliyorum" kampanyası. Bu konuda söylenebilecek çok şey var, özrün içeriğine ya da biçimine yönelik. Katılırsınız, katılmazsınız ya da karşı çıkarsınız. Ama özür dileyenleri vatan haini, komplocu, şuursuz, özür dilemeyenleri ise milliyetçi, ırkçı ya da faşist ilan etmeden önce, kim neyi niye yapıyor bir düşünmeli, anlamaya çalışmalı, bunu yaparken de kolaya kaçmamalı. Okuyun, düşünün, yorumlayın, yaftalamayın!

30 Kasım 2008

Annemin sesiyle güne uyansam...

Sabahları telefonun alarmıyla uyanmaktan sıkıldım ben!

27 Kasım 2008

Günün sözü

"Büyükbabam, herkes öldüğü zaman geride bir şey bırakmalı, derdi. Bir çocuk, bir kitap, bir resim, bir ev, yapmış olduğu bir duvar ya da bir çift ayakkabı. Ya da ekili bir bahçe. Ellerinin bir şekilde dokunduğu ve ruhunun öldüğün zaman gidebileceği bir şey, öyle ki insanlar senin diktiğin ağaç ya da çiçeğe baktığı zaman seni orada görebilsinler. Ne yaptığın önemli değil, derdi, yeter ki sen ellerini onun üzerinden çektiğin zaman, ona dokunduğun zamanki halini değiştiren bir şey yapmış olasın."

Fahrenheit 451, Ray Bradbury, İthaki Yayınları

26 Kasım 2008

Hollywood'dan taleplerim var!

  1. Al Pacino polis memurunu, FBI ajanını, dedektifi oynamasın ya da herhangi bir şekilde polislerle ilgili, seri katillerin konu edildiği filmlerde yer almasın.
  2. Terminator Salvation teasırında bizi coşturduğu kadar iyi çıksın ve Christian Bale en az Edward Furlong kadar unutulmaz bir John Conner yaratsın.
  3. God bless Robert Downey Jr!

2 Kasım 2008

Ben Turumcu Hanım Nasılım?

Bu sene filmekimi benim için oldukça verimsiz geçti. Gişeyi ilk defa hafta içi bir gün açtıkları, biz çalışan insanları Biletix'e mecbur bıraktıkları ve ben de monopol gücünü abuk subuk kullanan Biletix'e gıcık olup online alışveriş yapmadığım için, gişeye ancak hafta sonu ulaşabildim, ve görmek istediğim filmlerin hiçbir seansına bilet bulamadım. Bu durumda gözümü karartıp uygun olan 2 filme balıklama atladım, sonuç yarı hüsran oldu. Wong Kar-wai'nin 14 sene sonra yeniden kurguladığı "Zamanın Külleri"ni, yönetmenin önceki filmlerinden oluşan beklentiyle izlemememiz gerekiyormuş. İsrailli yönetmen Eran Riklis'in "Limon Ağacı"nın ardına da öncekinin dram yönünü dengeleyecek aydınlık bir film yerleştirmeliymişiz. İKSV yetkilileri, lütfen Biletix dışındaki alternatif bilet satış kanallarına yönelin ya da en azından gişe açılışını hafta sonuna koyun, ben beklemeye razıyım, bilet bulamamaktan iyidir.
Filmekimi hayalkırıklığının ardından, enseyi karartmamak adına, Mamma Mia'ya koştuk. İyi ki de öyle yapmışız, enfes bir müzikaldi! Sanırım şu an annemin bildiğinden daha fazla ABBA şarkısı biliyorum :) Son derece eğlenceli, akıcı, düzenlemelerin çok başarı olduğu, hikayenin şarkılar ile cuk diye örtüştüğü bir gösteriydi, hele de sonunda yaptıkları bis tadından yenmedi.
Sonraki hafta sonu ise kuzenimle birlikte katılmayı geleneksel hale getirmeyi planladığımız Avrasya Maratonu vardı. Halk koşusu için (İngilizce Fun-run adını vermişler, neden bilemiyorum) tüm hazırlıklarımız tamdı, kaydımızı yaptırıp göğüs numaralarımızı almış, koşu kıyafetlerimizi hazırlamış, gidiş rotamızı çizmiştik. Ama sabah kalktığımızda karşılaştığımız yoğun hava muhalefeti nedeniyle pazar gününü kuzen kuzen evde geçirmek durumunda kaldık. Aman aman zatüre olmaya niyetimiz yok... Beklentiler önümüzdeki seneye kaldı artık.

31 Ekim 2008

BRANDALISM

"Any advertisement in public space that gives you no choice whether you see it or not is yours. It belongs to you. It's yours to take, re-arrange and re-use. Asking for permission is like asking to keep a rock someone just threw at your head."
Banksy, Wall and Piece, Century 2006

Hastasıyız, ilgiyle izliyoruz: http://www.banksy.co.uk/

22 Ekim 2008

Patatas Bravas

Bir önceki postta da belirttiğim üzere, bayram tatilini fırsat bilip dünyada yaşamayı en çok istediğim yere, Barcelona'ya bir haftalık bir gezi düzenledik. İşte uzun süredir defterimde bekleyen gezi notları:
Gidiş - dönüş tarihleri: 29 Eylül - 6 Ekim
Her zamanki gibi, öngörülenden çok daha fazla iş, uçuş öncesi sabaha kaldı. Havaş'a binmek üzere evden çıkmamız gereken saatte daha edgerunner saçlarımı kesiyordu. Ama kolumda saat olduğu müddetçe güç benim yanımda, havalanına zamanında varıp Advantage Lounge'da yemek bile yidik :)
Yaşlanıyor muyum ne, eskiden uçaklarla ilgili hiçbir kaygım yokken artık kalkışlarda gözlerimi sıkı sıkı kapatıp kalp atışlarımı yavaşlatmaya odaklanıyorum. Yoo kaybedecek şeylerim artmadı aslında, ama endişelerim mi çoğaldı acaba?
Barcelona'ya girdiğimiz zaman ilk dikkatimi çeken, yani bizi havaalanından şehre getiren otobüsteyken ilk gözlemlediğim şey, motorsikletlerin trafikteki yoğunluğu, kadın motorsiklet sürücülerinin çokluğu ve bütün sürücülerin (+yolcuların) mutlaka kask kullanması oldu.
7 gün boyunca kimseye yol sormak zorunda kalmadan çoğunlukla yürüyerek (şansımıza hava çok güneşliydi) ama gerektiğinde metro ve otobüs de kullanarak şehrin büyük bir kısmını dolaştık. Yönlendirme sistemleri o kadar başarılı ki, hiç Katalanca bilmeseniz de, istediğiniz yere kolayca ulaşabiliyorsunuz. Örneğin, pazar günü sadece öğlene kadar açık olduğunu bilmediğimizden kapısının önünde kalakaldığımız Miro müzesinden kendi başımıza yarım saat içerisinde aktarmalı olarak otobüs ile Park Güell'e gitmeyi başardık. Halbuki bir de İstanbul'u düşünün, hangi duraktan hangi otobüs saat kaçta geçer, o otobüs hangi duraklarda durup hangi yöne gider, sormadıkça bilinmez, doğru bilgi alacağınız da şüphelidir.
Ekim ayının başında gitmemize rağmen, şehir dünyanın dört bir yanından gelmiş turistlerle doluydu. Benim en sıklıkla karşılaştığım Amerikalı ve Hollandalı turistler oldu. Bununla birlikte şaşırtıcı şekilde Uzakdoğu'dan gelen turist sayısı çok azdı. Ama edgerunner tatil boyunca çektiği 900 kare fotoğraf ile Japonları aratmadı. Turizm İspanya'nın en önemli gelir kaynaklarından biri olsa gerek. Turistler için hazırlanmış turların, gezi rotalarının, alışveriş imkanlarının bolluğu insanın ağzını açık bırakıyor. Barcelona'yla kıyaslanınca pek çok ülke kendini pazarlama konusunda sınıfta kalır.
Barcelona hem Gaudi sayesinde bir nevi açık hava müzesi (yine de bu tanımın Roma için daha uygun olduğunu düşünüyorum), hem de farklı çeşitlilikteki sergi ve müzeleri ile kocaman bir sanat çeşnisi. Müze gezmeye zaman ayıracaklara Artticket almalarını öneriyorum. Hem farklı seçkileri (2 adet modern sanat müzesi, 2 adet kişisel ressam müzesi, 1 adet mimari müze, 1 adet ulusal sanat müzesi) hem de uygun fiyatıyla bence oldukça kolaylık sağlayıcı bir uygulama. Bize ilk gittiğimiz gün Barcelona'yı gezmek için 4 gün yeterli demişlerdi, sanırım bu oldukça turistik bir zaman birimi. Keza biz yapmak/gezmek/görmek istediklerimizi 1 haftaya sığdıramadık.
Barcelona'ya ait en beğendiğim yaşamsal düzenlemelerden biri ise bisikletlerle ilgili. Bicing isimli firma, şehrin dört bir yanına bisiklet park alanları koymuş. Ve Bicing'e ait olan bisikletleri bu park alanlarına bırakarak ortak olarak kullanabiliyorsunuz. Bir üyelik kartınız var (sanırım kontör ya da zaman bazlı sözleşme yapılıyordur)
, bu kartı okutarak herhangi bir park yerindeki bir bisikleri alıyor ve gitmek istediğiniz yere yakın diğer park yerine bırakıyorsunuz. Bisikletim çalındı, nereye park edeceğim, garajım yok, evim 5. katta bisikleti nasıl indirip çıkartacağım, gidişi bisikletle yapıyorum ama dönüşte otobüse binmek istiyorum nasıl olacak bu dertlerine son. Çevreyle dost, insanla dost ulaşımı destekliyoruz :)
Tabi bir de, Katalan milliyetçiliğine değinmek gerek. Şehirde İspanya'ya atıfta bulunulan tek şey sanırım iki dilli tabelalardaki "İspanyolca" başlığı. Ekonomik olarak da ülkeye bağımlı bir hali olmayan Barcelona, Katalan milliyetçiliği konusunda oldukça hassas. Gerçi bu gidişimde konuyu orada yaşayan insanlarla tartışamadım hiç, ama gözlemlerimden çıkardığım sonuç yoğun olarak kendini hissettiriyor.
Sürekli yapım halindeki, kocaman bir şantiyeyi andıran İstanbul'dan sonra, Barcelona'da yaşamak bir kez daha çok cazip geldi. Ulaşımın kolaylığı, şehrin yaşayan insanlar düşünülerek oluşturulmuş yapısı, denizle barışık durması, insanların tanıdık gelmesi... Geniş bulvarları, güzel tarihi binaları, parkları, meydanları, uzun plajları...
Gidince görmeden dönmemeniz gerekenler: Gaudi'nin bütün eserleri, özellikle La Pedrera, Park Güell, La Sagrada Familia; Palau de la Música Catalana; Parc de la Ciutadella; Port Vell; Museu Nacional D'art De Catalunya.

29 Eylül 2008

Livin la vida loca

Oh be, sonunda delicesine koşuşturmaca bitti, iş yerinde ticari seneyi kapattım ve bavulumu kaptığım gibi tatile koşuyorum.
Dönüşte bir sürü anı, gezi notları ve fotoğraf paylaşmak dileğiyle...
Herkese iyi bayramlar!
Barselona yolcusu kalmasııııın :)

21 Eylül 2008

Astala Vista Bebek *

Bugün misafirlikte televizyon izlerken 'Terminator: The Sarah Connor Chronicles'a rastladım. Terminator 2'yi en iyi filmler sıralamamda üst sıralara yerleştiren biri olarak, diziyi oldukça beğendiğimi belirtmek, izleyemeyecek olmaktan dolayı duyduğum üzüntüyü sizlerle paylaşmak isterim. İçinde bir yerlerde Terminator sevgisi barındıranınız varsa, diziyi benim yerime de takip etmesini rica ediciim...
* Nam-ı diğer Hasta la Vista Baby. Yolların ustasıyım, Türkçe dublajın hastasıyım!

18 Eylül 2008

Bir tatil hikayesi


Bir hafta terlik giydikten sonra rahata alışan ayaklarınız ayakkabılarınıza isyan bayrağını açmış, sırt çantanızın dibinde kumlar var, çamaşır makinesinin önünda başta havlular olmak üzere şehre ait olmayan tüm giysiler, cüzdanınızdan gidiş dönüş otobüs biletleriyle bagaj fişleriniz çıkar. Teniniz tuzlu, saçınız denizin verdiği doğal güzellikle kıvır kıvır hala, bir hafta boyunca gazeteyi basılı kağıttan okumanın, sabahları kızarmış ekmek ve reçel yemenin, güneş sivilcesi çıkarmanın, sevgiliyle başbaşa kalmış olmanın huzuru akar damarlarda...
Tatil geride kaldı ama tatil fotoğraflarına büyük ekrandan bakabiliriz artık!

16 Eylül 2008

Benim artık umudum yok!

Neden mi?

Tuzla Tersaneleri'nde göz göre göre işçiler ölüyor...
Konya'da tüp patlamasıyla kaçak bir Kuran kursunun öğrenci yurdu çöküyor, 18 çocuk enkaz altında hayatını kaybediyor, velilerin biri bile şikayetçi olmuyor, takdir-i ilahi...
Doğumevinde 15 günde 28 bebek ölüyor, kimsenin çıtı çıkmıyor...
Antalya, tarihinin en büyük ve en zarar verici orman yangınını yaşıyor, 4 gün boyunca cayır cayır yanıyor ormanlarımız...
Tekel bayiler belediye zabıtalarınca ölesiye dövülüyor, biz görüntüleri televizyondan izliyoruz...
Gözaltına alınıp tutuklananlar 1 yıl boyunca iddianamesiz olarak hapiste tutuluyor...
Polis, dur ihtarına uymadığı için 7 ayda 13 insanı insanı vuruyor...
İktidar partisinin genel başkan yardımcısı alenen 1 milyon dolar rüşvet alıyor, ne iktidardan ne medyadan ses yok...
RTÜK başkanının adı Almanya'daki Deniz Feneri davası iddianamesinde defalarca geçiyor, konuyla ilgili Türkiye'de atılmış hiçbir adım yok...
Sürekli ya elektriğimiz ya suyumuz kesik...
Kesik olmadığı zaman da suyumuz arsenikli, elektriğimiz 4 ayda bir %20 zamlanıyor...
Petrol rezervlerinin yanıbaşında yaşasak da, dünyanın en pahalı akaryakıtını kullanıyoruz...
99 depremi nedeniyle konan özel iletişim vergisini 9. yılında ödemeye devam ediyoruz...
Trafik cehennem gibi...
İnternetimiz sansürlü...
Başbakan çevrecinin daniskası...

Ve bütün bunların karşılığında, sıradan bir vatandaş olan ben, gelirimin 3'te 1'ini, daha elime geçmeden, devlete vergi olarak ödüyorum.
Neyin karşılığında?
Yukarıda saydıklarımın...

3 Eylül 2008

Turumcu Doomgünü

Güneşin çevresindeki 26. turumu tamamladım, durmadan dinlenmeden bir sonrakine başladım. Yörüngede 27. turumu atarken, bir yandan da şunları yapsam fena olmaz hani dediklerim:

Anane ziyaretlerinin sıklığını artırmak
Sistematik bir okuyucu olmak
Mutfağımla barışmak
Ehliyet almak
Servis kaçırma sıklığımı haftada birden ayda bire indirmek
Daha çok meyve yemek

Bu arada, özel doğum günü mesajları nedeniyle uzaklarda olan iki dosta teşekkür etmek, beni düşündüklerini bilmenin ne kadar özel ve güzel hissetmeme neden olduğunu kendilerine hatırlatmak isterim :) Turumcu kedicik keyifle mırıldar...

30 Ağustos 2008

gökyüzü

İçimde dipsiz bir hüzün. Sanki hayatım boyunca biriktirmişim gibi, sanki hiç durmadan matlaşıncaya kadar ağlasam anca geçecekmiş gibi...
Dünü hatırlayamıyorum, yarını göremiyorum, bugünü yaşayamıyorum...
Sadece gökyüzünü izlemek istiyorum.

Eskişhir'den dönerken otogarda, dersanesi okulundan erken başladığı için benimle birlikte gelmek zorunda kalan kuzenimin ders yoğunluğundan bahsediyorduk. Lise zamanlarım aklıma geldi, her sabah erkenden kalkmak zorunda olduğum, her yandan o gereksiz ÖSS baskısını hissettiğim zamanlar. "Ne zor günlerdi," dedim anneme; "ama şimdi çok daha zor. Hep böyle zorlaşacak mı, sıkıntı hep artar mı hayatta?". "Hayır," dedi annem, "merak etme, şimdi en zor zamanını yaşıyorsun. İnan geçecek." İnanmak istiyorum annem...

19 Ağustos 2008

Küçük Prens

"... Ama şimdi açık konuşalım. Ben kutuların içindeki koyunları göremiyorum. Belki de büyükler gibiyim biraz. Büyümek zorunda kaldığımdan olacak..."

17 Ağustos 2008

Bağımsız Medya İstiyoruz

"Bir ülke düşünün, yılda 78 milyar dolar petrol ihracatı yapsın, 44 milyar dolarlık da benzin ithal etsin, sonra da bu benzini satın aldığı fiyatın üçte birinden az bir fiyata halkına satsın... Bu ülkenin adı İran. İslami diktatörlük olmasa bir gün bile ayakta kalma şansı olmayan bir ‘istikrar’a sahip ülke.
Bir başka ülke düşünün, nüfus artış hızı eksi, 5 milyona yakın vatandaşı HIV pozitif ve ölmeyi bekliyor, erkeklerinin çoğu alkolik, işçilerinin yarısı ay başında maaş aldıktan sonra 10 gün işe gelmiyor, iyi yetişmiş insan gücünün çoğunu yurtdışına kaptırmış, petrol zengini ama Amerika’nın oyununa geliyor, yeniden bütün parasını silahlanmaya yatırmak üzere, çünkü ‘eski güzel günler’ini özlüyor, oraya geri dönebileceğini sanıyor...Bu ülkenin adı da Rusya, çökmekte olan, nüfusu azalan bir ‘imparatorluk.’ "

Manipülasyonda sınır tanımadığına üzülerek tekrar şahit olduğum İsmet Berkan, ya çok safım ya da unutkan, her seferinde beni yeniden şaşırtıyor.
Yazının tam metni için 17 Ağustos 2008 tarihli Radikal'e başvurabilirsiniz.

10 Ağustos 2008

Patik + Antipatik = Sempatik

Kafam yerinde değil bu aralar...
Umarım sıcaklardandır...

8 Ağustos 2008

Oh be!!

Yaklaşık sekiz senedir televizyonsuz yaşayan bir insanım. Üniversite hayatımın başlangıcında kendiliğinden ortaya çıkan bir durumdu bu, daha sonra kendi tercihime dönüştü, hatta şimdilerde inatlaşma halini aldı. Hayıflandığım tek nokta, reklamları kaçırmam! Haberim de olmuyor çoğu zaman, sinemada karşıma çıkmazsa ya da birileri beni haberdar etmezse ben göremeden mefta oluyor o güzelim reklamlar.

Neyseki bir tanesi yakaladım, şimdi evde durup durup bunu dinliyorum. Asık suratımın yegane ilacı aşağıdadır efendim:
http://www.avea.com.tr/tr/sta/reklam_filmleri/rebel_moves.shtml
Kovalasın tavşanlar,
Haydi iyi akşamlar!!

27 Temmuz 2008

Pazar 08

Evde geçirilen turumcu bir pazar eğlenceleri:
  • Cep telefonunun tuşlarıyla Big in Japan çalıp kahkaha krizine girmek
  • İki hafta önce Kilyos'ta feci bir şekilde yanan bacak, sırt, kafa derilerini soymak
  • Bol bol kavun karpuz tüketmek
  • Yüksek Sadakat eşliğinde bas gitar çalıp bas bas şarkı söylemek
  • Uyumakta olan kedileri göbeklerinden öpmek suretiyle uyandırıp mırıldatmak

20 Temmuz 2008

Kadınca III

La Santa Roja'nın beni mimlemesinin üzerinden 3 ay geçmiş olmasının verdiği utançla yazıyorum, ama haticeye değil neticeye bakarsak yazıyorum :)

İşte saygı duyduğum üç hatun:

1- Cate Blanchett
Bu insanüstü varlık, duruşu oyunculuğu söylemleri giydikleri kısaca her yaptığıyla beğenimi ve takdirimi kazanmış biri. Bünyesinde ona saygı duymamı sağlayacak olandan çok daha fazla özelliği bir arada barındırıyor; akıllı (içinde yer almayı seçtiği filmlerden bu sonuca varıyorum), yetenekli ve işini iyi yapıyor, zevkli ve zarif (ne giydiğini takip etmeye çalıştığım ender insanlardan biri), en çok özendiğim şeylerden biri olan 3 çocuklu bir aileye sahip, ve ropörtajlarından takip ettiğim kadarıyla kim olduğunun ve ne yaptığının tümüyle farkında olan ve bundan memnuniyet duyan bir kadın. Daha ne olsun...

2- Sevin Okyay
Kendisini çok uzun süredir takip ettiğim söylenemez, açıkcası Harry Potter'ın çevirmeni olarak girdi hayatıma. Ama bugüne kadar okuduğum en güzel çeviriyi yapmış olması üstelik bunu serinin sonuna doğru kendi oğluyla birlikte yapması tüm dikkatimi çekti, o gün bugündür takipçisiyim. Sempatik tavırları ve yazıları, duyarlılığı ve geniş eleştirmenlik yelpazesi ile hem hayran olduğum hem de örnek aldığım kadınlardan biri.

3- Sally Potter
Yönetmen, senarist, müzisyen, dansçı, oyuncu... Tüm bunları tek bir potada başarıyla eritip ortaya The Tango Lesson gibi bir filmi çıkartabilen bir kadın... Kendisine saygı duymayayım da kime duyayım.

Buradan bu mim oyununda bayrağı Muhtelif'e devrettiğimi açıklıyor, kendisine bundan sonraki yazılarında başarılar diliyorum :)

* Fotoğrağ, Little Master'a aittir.

17 Temmuz 2008

Kaçan uykuların peşinden...

İki sabahtır çeşitli nedenlerle sabah 04:30 gibi uyanıp yatağın içinde her iki yönde de defalarca dönüp debelendikten sonra tekrar uyuyamayacağıma kanaat getirip saat beş buçukta ayaklanıyorum. Haber sitelerine ve hava durumuna baktıktan sonra önceki akşam yorgunluktan elimi süremediğim işlere koyuluyorum. Evi toplayıp yerleştiriyorum -hanemizde yaşayanların sayısı arttığından bu yana inanılmaz dağılıyor her yer, iki kedi evin içinde tavanlar haricinde ayak, düzeltiyorum pati basılmadık yer bırakmadılar-, çamaşırları asıp kuruyanları katlıyorum, bulaşıkları yerleştiriyorum, meyve yiyorum. Hafta içi evden çıkmadan önce sakin sakin bunca zaman geçirmek ilginç bir his.

16 Temmuz 2008

Beyoğlu'na veda mı?

"Birkaç yıldır kendi kendini idare eden Beyoğlu Sineması’nı, artık sabit giderlerini ödeyemez hale geldiği için eğer bir çıkış yolu bulamazsak bu yazı çıkaramayacağından temmuzda kapatma kararı aldık.”

Sevin Okyay'a ait 12 Temmuz tarihli yazı için:
http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=YazarYazisi&ArticleID=887990&Yazar=%20&VersionID=&Date=15.07.2008&PAGE

15 Temmuz 2008

Bilet sırası izlenimleri

Dün Biletix sırasında beklerken, önümdeki kadın Yaşar'ın Rumeli Hisarı'ndaki konserine en ön sıradan VIP bileti alarak tek başına benim 2 kişilik 2 konser bütçemi aştı ve beni hayretler içerisinde bıraktı. Sonra düşündüm, benim bu derece hayranlıkla (gişedeki görevliyle yaptığı konuşmalardan zenginlik değil hayranlıkla hareket ettiği sonucuna vardım) küçük çapta bir servet harcayarak konserini en ön sıradan izlemek isteyeceğim biri var mı diye, ama kimse aklıma gelmedi. Tutkusuz muyum neyim?!

Not 1: RHCP'ı canlı yakalarsam bilet fiyatına bakmam ama gidip sahne önü de almam sanırsam.
Not 2: Biletix tekel olmasının avantajlarını sonuna kadar sömüren bir firmadır. Kendisinden 3 lirayı bile sakındığım için buzlu limonatamı içip ayaklarımı uzatırken internetten bilet almak yerine, halkın arasına karışıp sıra bekleyip alıyorum biletimi. Gönül ister başka satış kanalından alma şansımız olsun, yüzümüz kendilerini bir daha hiç görmesin.
Not 3: Cevahir'in arka merdivenleri ergen çiftlerin gizli buluşma mekanıymış, dün bunu gördüm. Başka yerde hiç mi kumru kumru takılamıyorlar da bu kadar rahatsız yerlerde duruyorlar?

12 Temmuz 2008

Ketchup

Tam iki ay aradan sonra tekrar merhaba! Hemen hızlı bir güncelleme yapalım, bakalım neler olmuş turumcu'nun hayatında bu zamanda:

İlklerle dolu bi 2 aydı diyebilirim. Evlilik kervanına ilk firemi verdim. Caanım Ayçacanım ile Boncuk Vahit Bey dünya evine girdiler, üstelik sağlam olsun diye tam iki kere. Benim de nikah şekeri dağıtıcı ve yer gösterici olarak görev aldığım düğün pek bir eğlenceli geçti. Kendilerine ömür boyu mutluluklar ve kocaman bir yastık diliyoruz!

Bu sırada, ailemizi genişlettik, Saruman'ın kuzusu mırıldak Müdür yuvamıza katıldı. Erkek kardeşi Düdük ise bir süre misafirimiz oldu. Düdük'e yeni ailesinin yanında mutluluklar, Müdür'e ise kocaman bir hoşgeldin! Kendisi bira kapağı kovalamayı, sinek peşinde koşmayı, bizim soframızda gördüğü her yemekten otlanmayı, bakkala sarkıtılan sepetinde içinde uyumayı, öpülüp koklanmayı pek seviyor. Bu arada geçici bir süreliğine de olsa üç kedili bir evde yaşadım, her şey heryerdeydi, unutulmaz bir deneyim!


Bunların yanı sıra;
- Kuzenlerimle bir ilki gerçekleştirip hep birlikte tatil yaptık. Marmaris'in Turunç Koyu'nda 4 gün 3 gece tam pansiyon bol gırgır şamata dedikodu, biraz tavla, biraz okey, bolca Cartoon Network, çeşitli gazete, az havuz çok deniz, oldukça sıcak bir tatil geçirdik.
- Mezunlar Günü, Toyota Yaris Fest, Hisar kahvaltıları, anlayacağınız yaz aktiviteleri teker teker geçiyor.
- Amman kaçırmayın diyeceğim Utanç / Buda As Sharm Foru Rikh, keyifle izlenir diye düşündüğüm "21", sakın yaklaşmayın diyeceğim ise "The Happening" var.

Ee tabi bu esnada, güzel memleketimin işini bilen güzel insanları da boş durmuyor. Özellikler şu son ayda o kadar hız kazandı ki yaşananlar, gündemi nereden nasıl takip edeceğimizi, kime neye inacağımızı şaşırmış durumdayız. Konuyu en güzel özetleyen yorumu aşağıda bulacaksınız:


Bundan böyle arayı bunca açmamak, düzenli bir şekilde görüşmek dileğiyle...

12 Mayıs 2008

Bir Festivalin Ardından

Bu seneki Uluslararası İstanbul Film Festivali'ni önceki birkaç yılın aksine büyük bir memnuniyetle kapattım. Son iki yıldır nedense festivalde izlediğim filmlerin çoğunu beğenmiyor, yoğun bir hayalkırıklığı ve tatmin olamamanın burukluğunu yaşıyordum. Bu sene biraz film seçim kriterlerimi değiştirmem (destansı masalsı filmlere güle güle) biraz da genel seçki kalitesinin yüksek olması nedeniyle keyifle geçirilmiş iki hafta ve iz bırakan filmler kaldı geride.

İşte size naçizane festival filmi listem:
  • The Daarjelig Ltd., ABD 2007, Wes Anderson (öneriyorum)
  • Sieben Tage Sonntag, Almanya 2007, Niels Laupert
  • La Cité des Enfants Perdus, Fransa 1995, Marc Caro / Jean-Pierre Jeunet (öneriyorum)
  • Sukkar Banat, Lübnan 2007, Nadine Labaki (şiddetle öneriyorum)
  • La Fille Coupée en Deux, Fransa 2007, Claude Chabrol (önermiyorum)
  • Paris, Fransa 2008, Cédric Klapisch (öneriyorum)
  • Canlandırma Sineması, Alexander Petrov'un tüm filmleri
  • Dante 01, Fransa 2007, Marc Caro (şiddetle önermiyorum)
  • Les Animaux Amoureux, Fransa 2007, Laurent Charbonnier (şiddetle öneriyorum)
  • Be Kind Rewind, ABD 2008, Michael Gondry (şiddetle öneriyorum)
  • XXY, Arjantin 2007, Lucía Puenzo (şiddetle öneriyorum)
  • Lezoni di Volo, İtalya 2007, Francesca Archibugi (öneriyorum)
  • 99 Francs, Fransa 2007, Jan Kounen (şiddetle öneriyorum)
  • Die Welle, Almanya 2008, Dennis Gansel (şiddetle öneriyorum)

11 Mayıs 2008

KadınCa II

Birkaç hafta önce (buraya oldukça geç yazabildiğim düşünülürse birkaçtan biraz fazla olabilir) içimdeki fotoğraf aşkı kabardığı için, bir cumartesi sabahı Edgerunner ile birlikte Emirgan'a gezi düzenledik. Amaç laleleri çekmek. İstedim ki fotoğraf makinemin pasını sileyim, ama istemek yetmiyormuş, yanıma film de almalıymışım! Ne yapayım, makinenin içindeki film yeni sanıyordum, meğer uzun süre kullanmayacağımı bildiğimden midir nedir, içi boşmuş. Olsun, bu vesileyle Edgerunner'ın süpersonik fotoğraf makinesini kullanmayı öğrenmiş oldum. Kendisine teşekkürü bir borç bilirim, yine de benim caanım Canon AE1'im, benim caanım 50mm lensim demeyi de ihmal etmem.

Asıl bahsetmek istediğim, şu kısacık gezi sırasında şahit olduğum ve ağzımı bir karış açık bırakan anne - çocuk diyalogları aslında. Eğitimin temelinin sağlıklı ebeveyn - çocuk iletişimine dayandığını düşünürsek, ülkemizde çocukların ne kadar tutarsız, sağlıksız, yanlış yetiştirildiğini basit birkaç örnekle aktarmak isterim:

Olay 1
3 kişilik bir aile; 3-4 yaşlarındaki kız çocuğu önde koşuşturmakta, anne ile baba kızı tehditvari bir şekilde uyararak arkadan ilerlemektedir. Biz tam yanlarından geçerken olaylar gelişir:
Baba (Edgerunner'a soruyor): Burada çocukları kaçırıyorlarmış, değil mi?
Edgerunner: Ben hiç duymadım öyle bir şey, bilmiyorum.
Anne: Esra dur! Dur diyorum, durmazsan canını yakmak zorunda kalacağım. (Çocuğunu dövmeden önce bu kadar medenice uyaranını ilk defa duydum.)

Olay 2
Anne hızla ileriye doğru koşan 4-5 yaşlarındaki oğluna seslenmektedir:
Anne: Emree, o tarafa doğru koşma, polis var orda yakalar seni, gel buraya. (Polis korkusu taa küçükten yerleştirilmiş hepimizin içine. Niye tehdit ve korkutma yöntemi bu kadar sık ve yersiz kullanılır?)

Olay 3
Anne ve yüksek sesle ağlamakta olan oğlu yanyana yürümektedir.
Anne: Bak Sinan, eğer ağlamayı bırakmazsan seni burada bırakır giderim. Ev çok uzakta, kendin gelemezsin, kalırsın burada bir başına. (Muhtemelen annenin gerçekleşmeyen üçbinbeşyüzaltıncı tehdidi, zira bu seferki de zerre kadar etkili olamadı.)

Ne zaman ki çocuklarımıza birer yetişkin gibi davranacağız, o zaman düzgün iletişim kurabilen, sorumluluk sahibi, iyi yetiştirilmiş bireylerimiz olacak. Ama bizim yetişkinlerle iletişimimiz de sorunlu değil mi?

19 Nisan 2008

Dursun zaman dursun





Günler 30 saate çıksın istiyorum, haftadaki gün sayısı da artsın mümkünse. Benim fazladan zamanım olsun yaşamaya istiyorum; günün sonunda zaman duracak, benim sonraki güne başlayana kadar 5-6 saatim daha olacak.
Çünkü bu şekliyle hayata
YE-Tİ-ŞE-Mİ-YO-RUM.

16 Nisan 2008

KadınCa

"Depremde bir şey dikkatimi çekti: İlk sarsıntıda evi barkı, çoluk çocuğu bırakıp balkondan atlayanların hemen hepsi erkekti. Biz, yiğitliğimize pek laf kondurmasak da, kriz anında gözüpek olan kadındır. Onların cesareti, kafalarına koydukları şeyler için ateşe yürüyebilmeleri büyülüyor beni. Tabii doğurganlıkları, yaratma yetileri, acıya dayanıklılıkları da... Bir de organizasyon yetenekleri... Gün boyu çalışıp akşam televizyon seyrederek fasulye ayıklarken bir yandan da çocukların ödevlerini takip edip, telefon faturasının son ödeme tarihini düşünebilmelerine, ertesi günü planlayabilmelerine hayranım. Haksız bir görev bölümü belki; ama evde rahat yazabiliyorsam, bunu eşimin organizasyon dehasına borçluyum."

Böyle buyurmuş Can Dündar Muhtelif'in blogunda görüp okuduğum röportajında. Kendisine özel bir hayranlığım yok, ama bu söylediklerini okuduktan sonra başarılı gözlem ve analiz becerilerden ötürü elini sıkmak, bir süre sohbet etmek istedim. Anlaşılmak güzel şey vesselam...

9 Nisan 2008

Yaşasın Afro Saç!

Kendime kahkül kestim. Perma mı yaptırdın diye soranlar oldu. Yok artık...

7 Nisan 2008

Kırmızı Koltuk (Mayıs 2007)

Hero (Ying Xiong), Çin 2002, Yimou Zhang
Uzun süredir izlediğim en "güzel" film. Görüntüler nefes kesici, ekrana kilitlenip kaldım diyebilirim. Her ne kadar hikayenin üçte ikisini zekice ve iyi düşünülmüş bulsam da, maalesef son bölüm film boyunca yükselen beklentimi karşılamadı. Yine de DVDsi edinilmeli, ara sıra raftan çıkarıp dökülen sarı yapraklar eşliğinde Kartanesi ile Ay'ın dövüş sahnesi izlenmeli. Leziz...

Next, ABD 2007, Lee Tamahori
Şimdiye kadar sinemaya uyarlanmış Philip K. Dick eserlerinin damağımızda bıraktığı tad nedeniyle vizyona girer girmez koşarak izlemeye gittiğimiz, ama hevesimizi kursağımızda bırakan bir film. Aksiyon sineması sevenler için izlenebilesi, ama çok özel bir yanı olduğunu söyleyemeyeceğim. Nicholas Cage ne kadar çok film çeviriyor bu arada, değil mi?

Little Miss Sunshine, ABD 2006, Jonathan Dayton - Valerie Faris
Son dönemde moda olan Amerikan aile içi trajedisini birkaç adım ileri taşıyan, herbir karakteri tipleme olmaktan çıkarıp gerçekten yaşayan insanlar haline dönüştürebilmiş, kendini izleten, farketmeden yorum yaptıran başarılı bir film var karşımızda. Gülümsemek ve moral bulmak isteyenler, önden buyrun :)

Copying Beethoven, ABD / Almanya 2006
Agnieszka Hollandİyi oyunculuk izlemek isteyenlere önerimdir. Klasik müzik severler, filmin tüm müzikleri Beethoven'a ait, sırf 9. senfoninin prömiyerinin gösterildiği sahne için bile izlemeye değer bence.

2 Nisan 2008

SİVAS '93


Hiçbir şey, eyleme geçen cehalet kadar korkutucu olamaz!

30 Mart 2008

Düüt düt düt! Bu iş yerinde grev var!

Cuma günü eve dönerken serviste kulak misafiri olduğum konuşmaları aktarmak isterim:
Efendim, biz ne kadar tembel bir milletmişiz, aylaklığa alışmışız, sendikalar çıkarları zarar gördüğü için bu kadar tantana yapıyormuş, grev yapıp vatandaşı mağdur duruma düşürüyormuş. Almanya'da 65 yaşından önce emeklilik yokmuş, ama biz kolaya alışmışız, olur muymuş, mış miş muş...
A benim canım vatandaşım, önce hakkını bileceksin, hem kendininkini, hem ötekininkini berininkini, bileceksin ki eşitsizliklere, haksız kısıtlamalara söyleyecek sözün olsun. Bileceksin ki nice işçi sendikasının biraraya geldiği iş bırakma eylemini tembellik gibi kof ve kolaya kaçan bir sıfatla yorumlamayasın. Herkesi kendin gibi koşullarda çalışıyor sanmayasın; her daim tamah etmeyi erdemden, sesini yükseltip şikayet etmeyi bozgunculuktan saymayasın.
Benim sevgili vatandaşım, bütün diğer etmenleri yok ya da denk sayıp illa güzide garp ülkeleriyle kıyaslama yapacaksan, Almanya'daki emeklilik yaşının yanı sıra Fransa'daki haftalık çalışma saatlerini araştırıp okumanı tavsiye ederim. Batı Avrupa'da çalışma koşulları, ücretler, haklar nedir, burada ne kadarı geçerlidir, her iki ülkede eşit sürelerde çalışan insanların yıpranma katsayıları nedir önce öğreneceksin, öğreneceksin ki tembel miyiz değil miyiz gerçekten karar verebilesin.

Ah benim güzel vatandaşım, sen yeter ki düdüklenmeyi iste, düdükleyen bol bol bulunur ne de olsa!

27 Mart 2008

Nerede bu pause tuşu?

Yoğunlaştırılmış iş ritmimden dolayı sersemlemiş bir şekilde koşuştururken etrafta, bir an için hayatı donduruyorum:

- Ali Muhittin Hacı Bekir'den koca bir kesekağıdı dolusu fındıklı akide şekeri aldım bu hafta sonu, çok seviyorum çok, ne kadar yesem doymaaaam!
- Her sabah servise yetişme telaşında karşılaştığım, mihenk taşı niteliğinde iki ortaokul kızı var. Bizim köşeden başlayıp sokağın sonuna kadar aynı rotayı paylaşıyoruz. Eğer yolun başında onların önüne geçersem, servise yetişebileceğimi anlayıp rahatlıyorum.
- Bahar geldi, etraf güzellendi. Kimse dillendirmiyor diye midir, sanki çiçeklenen ağaçların o insana enerji veren güzelliğini bir ben görüyorum. İçim kıpır kıpır oluyor dümdüz kantin bahçesinin ortasında pembiş çiçekleriyle tostop duran ağacı gördükçe. Çıkıp iki kare fotoğraf çekemediğime yanarım...
- Cumartesi günü İstanbul Film Festivali'nin üç buçuk saatten uzun süren bilet kuyruğunda önümüzde yer alan, Hici ile birlikte sık sık tebessüm etmemizi sağlayan, Boğaziçi Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olduğunu düşündüğüm bayanlara burdan selam ederim!
- Torunlarım büyüyor, görseniz öyle güzeller ki, elimde olsa her gün ziyaretlerine gideceğim. Dünya üzerinde yavrular biz onları sevelim de kıyamayıp besleyelim büyütelim diye ayrı bir sevimli doğuyorlar sanırım.

Now, play!

24 Şubat 2008

Soru - Cevap

Soru: İstanbul'a kar yağınca yaşanacakları bir İzmirli mi yoksa bir Ankaralı mı daha iyi öngörür?

Bu arada, İzmir'in havasına ve kızına güven olmaz diyenler halt etmişler. Haftanın başında yağan kardan dolayı evde mahsur kalıp işe gidemezken daha aynı haftanın sonu gelmeden paltoyu evde bırakıp güneş gözlüğüyle flört etmek başka hangi şehirde yaşanır acaba?

21 Şubat 2008

Eleştirmenin Notu: Otur, Sıfır ya da Aferin, Beş Yıldız!

Sanırım yaşlandıkça beğeni kriterlerim yükseliyor, keza tam anlamıyla bir filmi kolay kolay beğenemez oldum. Örneğin, dün akşam sinemadan çıkarken çoğu izleyicinin içtenlikle ve coşkuyla dile getirdiği "çok güzel filmdi" yorumuna içim burkularak dudak büktüm. Tamam keyifli, iyi niyetli, hoş bir filmdi ama eksikliklerini görmezden gelmemi sağlayamadı bu özellikler ne yazık ki. Evet, her zaman mükemmelliyetçi bir insandım ve beni memnun etmek hiçbir zaman kolay olmadı, ama eski festivalleri hatırlıyorum, bitiş jeneriğini ağzım açık hayran hayran perdeye bakakalmış bir şekilde izlediğim çok daha fazla film olurdu bugüne oranla. Sanırım dünyayla birlikte beğenilerim de değişiyor. Amaç da bu zaten, daha rafine bir zevke sahip olabilmek. Yine de bazen daha cahil kalmak istediğim zamanlar oluyor, mutlu olmak öyle daha kolay çünkü.

(Ara Not: Buraya kadar yazdıklarımı bir okudum da, oldukça snob bir ifade kullanmışım, ıyy iyi ki iki üç film izledim, hemen eleştirmen kesildim başımıza!)

Gelelim akşamki filme. "In Search of a Midnight Kiss" yılbaşı gecesini yalnız geçirmek istemeyen iki yabancının 31 Aralık günü internet üzerinden ayarladıkları buluşma ve sonrasında gelişen olaylarla ilgili bir film (konuyu bir cümlede anlatmaya çalışmak beyhude bir çaba ama aynı zamanda gerekli de). Konusu ve yapısı itibariyle Before Sunset'i oldukça andırmakla birlikte (filmden sonraki kısa söyleşide yönetmen Before Sunset'den çok etkilendiğini, bir nevi daha kişisel ve daha cinsel mizah yüklü bir film yapmak için yola çıktığını dile getirdi) mümkün olduğunca iki filmi kıyaslamadan değerlendirmek istiyorum, çünkü öyle yaparsam In Search of a Midnight Kiss maçı hükmen mağlup kapatacaktır. Oldukça içten, yönetmenin kendini ve arkadaşlarını kattığı bir çalışma olması filmi keyifli kılarken, karakterlerde özellikle de baş kadın karakterde bir "copy&paste" varmış izlenimi yarattı bende. Yani yönetmen (aynı zamanda filmin senaristi) beğendiği ya da ilginç bulduğu özellikleri sanki bir kişinin üzerinde toplayarak o karakteri yaratmış gibi. Filmin başında aşırıya kaçan bir dominantlık, kabalığa varan bir kendine güven sergileyen Vivian, kitapları iğrenç bulan müzelerden nefret eden çok küt bir karakterken filmin ortasında LA'de boş duran tarihi tiyatrolar için garip bir hassasiyet gösteriyor, bu diyalog da nereden çıktı şimdi dedirtiyor. Karakterler ya da olaylar gerçekçi olmak zorunda değil bir filmde, benim asıl beklentim onların tutarlı olması. Kendi başına hoş duran olayları ard arda sıralayarak birçok güzel sahne içeren ama bütünlüğü olmayan bir film ortaya çıkmış oluyor. Filmin sorunu da tam olarak buydu bence, samimi ve güzel ama bütünsellikten uzakta.

20 Şubat 2008

Uy-ku-suz

Çeçe sineği saldırısına uğramış gibiyim, bitmez tükenmez bir uyuma isteği, çapaklı gözlerle şaşkın ve yorgun bakışlar, etkinlik ayırt etmeden süregelen "bitse de uyusam" düşüncesi... Yakıtım her ne idiyse sanırım tümüyle tükettim, şimdi depoyu doldurmam gerek. Bunun için önce şöööyle güzel bir uyku çekeyim!

15 Şubat 2008

On ikiiiiii

Efendim, 7. AFM Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali yani IFİstanbul 2008 programıma hemen aşağıda görmüş olduğunuz güzide linkten ulaşabilirsiniz. Haa bu sizin ne işinize yarar bilemiyorum, ama madem bu seneki festival sitesinin böyle bir güzelliği var, biz de yararlanalım değil mi!

Turumcu'nun festival programı

14 Şubat 2008

Kara Elmas

Penguen şimdiye kadar gelmiş geçmiş en güzel kapaklarından birine imza attı bu hafta. Benden size bugüne özel armağan olsun :D

31 Ocak 2008

T.K.M.

Tekilayı çok sever,
Eliyle servis eder.
Kalmayınca limonu, portakalı yanına ekler.
Kar demez, buz demez
Aşar dağları, taşları.
Ne keder, ne gam durdurur
Konseptsel bakışları.
Ankara'dır memleketi,
METU'den hep arkadaşları,
Mozaiktir pastası,
Eskişehir'dedir eğitim tayfası.
Ritüeldir jüri onun için
Tek kankam Mert bu şiir senin için.


Güfte: T. Güçlü Sağnak

Yayıncının Notu: Yaa kıskanıyorum ama, kimse bana şiir yazmıo...

14 Ocak 2008

Saruman'ın Gelini

Her şey Saruman'ın beklenenden önce çiftleşme dönemine girmesiyle başladı. Gerçi Saruman'a has bir durum değil bu, geceleri sokaktan gelen seslere kulak verdiyseniz, farketmişsinizdir. Havada aşk kokusu var :) Geçen mayıs ayında benzer bir süreç geçirdiğimiz için, bizi nelerin beklediğini az çok biliyorduk. Bu sefer hem yaş hem de fiziksel olarak gerekli büyüklüğe ulaştığını düşündüğümüzden acil olarak bir gelin arayışına girdik. Ve işimizin kolay olduğunu sanmak gibi bir gaflete düştük.

Niye kolay olmasındı ki, elimizin altında internet denen hayat kurtarıcı ve bu tür konularda yardım ve yataklık yapan bir sürü web sitesi vardı. Hemen kolları sıvadık, Saruman adına hesap açıp gerekli kayıtları yaptırdık, foruma daldık, ve duvara tosladık. Eş arayan kediler listesi daha başlıklardan bizi şoka sokmuştu. Asil siyamına safkan eş arayanlar, damadını lekesiz gri ya da siyah iran arasından seçmek isteyenler, chincillacılar, vancılar, kısacası kedisine eş aramak değil güzellik yarışmasına yavru yetiştirmek isteğinde görünenler... Bize kimsenin cins olmayan bir erkek kediyle kızını çiftleştirmeyeceğini, çünkü öyle bir durumda yavruların safkan olmayacağını ve yuva bulmakta zorluk çekileceğini açıklayanlar... Demek ki insanlar birlikte yaşayacakları canlıları görünümüne göre seçiyorlardı, önce bir soyunu sopunu araştırıp seceresini öğreniyorlardı. Halbuki biz Saruman'ı görmeden sevip birlikte yaşamayı kabul etmiştik. Halbuki biz sadece gençler anlaşsın istemiştik, dil din ırk renk ayrımı yapmadan. Çocuk Esirgeme Kurumu'nda önce akpa pakça sarışın renkli gözlü bebeklerin evlat edinildiğini söylemişlerdi de, inanmak istememiştim. Seveceğin canlının güzeli çirkini mi olur? "Güzel olan sevgili değil, sevgili olan güzeldir." dememiş midir Tolstoy!

Peki bizim hikayemizin sonu nasıl mı bitti? Neyseki benzer düşüncede olan tek kedisever biz değiliz. İpek ile Cem'in biricik kızları Möcül'ü bir haftalığına evimizde ağırladık ve uzun uğraşlar sonrasında sanıyoruz ki Möcül hamile... Genç yaşta babaanne olacağım ne güzel! O bir haftada yaşananlar ise Saruman ile Möcül'ün özelinde :)

11 Ocak 2008

Aynı çağda yaşamadan çağdaşım olabilen yazar: Jules Verne

Aşağıdaki paragraf Jules Verne'nin Yirminci Yüzyılda Paris isimli romanında Michel, Quinsonnas ve Jacques isimli üç dostun arasında geçen konuşmadan alıntıdır. Bakalım yazıda geçenler size de bir yerlerden tanıdık gelecek mi:

- Ticaret ilişkileri halkları birbirlerine sımsıkı bağlıyor. İngilizlerin, Rusların, Amerikalıların bizim şirketlerimize yatırılmış banknotları, rubleleri, dolarları yok mu? Akça kurşunun düşmanı değil mi, pamuk balyası da top mermisinin yerini almadı mı? Düşünsene Jacques! İngilizler, bize tanımadıkları bir haktan kendileri yararlanarak yavaş yavaş Fransa'nın en büyük toprak sahipleri haline gelmiyorlar mı? Ülkemizde uçsuz bucaksız toprakları, adeta illeri var, fetihle değil parayla alınmış! Böylesi daha güvenli tabii. Kimse aldırış etmemiş, bırakmışlar adamları ülkeyi satın alsınlar diye! Öyle ki bu gidişle toprağımızın tümüne sahip çıkacaklar, böylelikle Fatih Guillaume'un rövanşı da alınmış olacak!
- Azizim, dedi Jacques, şunu aklına koy; ve sen de genç dostum, iyi dinle, zira yüzyılın inancının fındık kabuğuna sığdırılmış ifadesidir bu. Montaigne zamanında, ya da Rabelais, "Ne biliyorum?" deniyordu; on dokuzuncu yüzyılda formül "Bundan bana ne?" oldu; şimdi ise şöyle deniyor: "Bunun getirisi ne?". Demek istediğim savaşın bir getirisi olduğu gün, örneğin bir endüstri girişimi gibi, işte o gün savaş geri gelecektir.

Dip Not: Verne'in bu romanı 1863 yılında kaleme aldığı tahmin ediliyor. Ama o dönemdeki yayıncısı Hetzel, ona gönderilen taslağı son derece kesin bir şekilde reddettiği için eser rafa kaldırılıyor ve uzuun bir süre sonra, ancak 20. yüzyılın sonlarına doğru gün ışığına çıkıp basılıyor. İlgilenenler Tübitak Popüler Bilim Kitapları dizisinde son derece uygun bir fiyata edinebilir.

2 Ocak 2008

Kutlu Mutlu Olsun II


Yeni yıl ve bu blogun 50. yazısı aynı zamana denk geldi, daha nice senelere ve yazılara :)

2008 yılında her birimizin en büyük dileğini gerçekleştirmesi umuduyla!