12 Mayıs 2008

Bir Festivalin Ardından

Bu seneki Uluslararası İstanbul Film Festivali'ni önceki birkaç yılın aksine büyük bir memnuniyetle kapattım. Son iki yıldır nedense festivalde izlediğim filmlerin çoğunu beğenmiyor, yoğun bir hayalkırıklığı ve tatmin olamamanın burukluğunu yaşıyordum. Bu sene biraz film seçim kriterlerimi değiştirmem (destansı masalsı filmlere güle güle) biraz da genel seçki kalitesinin yüksek olması nedeniyle keyifle geçirilmiş iki hafta ve iz bırakan filmler kaldı geride.

İşte size naçizane festival filmi listem:
  • The Daarjelig Ltd., ABD 2007, Wes Anderson (öneriyorum)
  • Sieben Tage Sonntag, Almanya 2007, Niels Laupert
  • La Cité des Enfants Perdus, Fransa 1995, Marc Caro / Jean-Pierre Jeunet (öneriyorum)
  • Sukkar Banat, Lübnan 2007, Nadine Labaki (şiddetle öneriyorum)
  • La Fille Coupée en Deux, Fransa 2007, Claude Chabrol (önermiyorum)
  • Paris, Fransa 2008, Cédric Klapisch (öneriyorum)
  • Canlandırma Sineması, Alexander Petrov'un tüm filmleri
  • Dante 01, Fransa 2007, Marc Caro (şiddetle önermiyorum)
  • Les Animaux Amoureux, Fransa 2007, Laurent Charbonnier (şiddetle öneriyorum)
  • Be Kind Rewind, ABD 2008, Michael Gondry (şiddetle öneriyorum)
  • XXY, Arjantin 2007, Lucía Puenzo (şiddetle öneriyorum)
  • Lezoni di Volo, İtalya 2007, Francesca Archibugi (öneriyorum)
  • 99 Francs, Fransa 2007, Jan Kounen (şiddetle öneriyorum)
  • Die Welle, Almanya 2008, Dennis Gansel (şiddetle öneriyorum)

11 Mayıs 2008

KadınCa II

Birkaç hafta önce (buraya oldukça geç yazabildiğim düşünülürse birkaçtan biraz fazla olabilir) içimdeki fotoğraf aşkı kabardığı için, bir cumartesi sabahı Edgerunner ile birlikte Emirgan'a gezi düzenledik. Amaç laleleri çekmek. İstedim ki fotoğraf makinemin pasını sileyim, ama istemek yetmiyormuş, yanıma film de almalıymışım! Ne yapayım, makinenin içindeki film yeni sanıyordum, meğer uzun süre kullanmayacağımı bildiğimden midir nedir, içi boşmuş. Olsun, bu vesileyle Edgerunner'ın süpersonik fotoğraf makinesini kullanmayı öğrenmiş oldum. Kendisine teşekkürü bir borç bilirim, yine de benim caanım Canon AE1'im, benim caanım 50mm lensim demeyi de ihmal etmem.

Asıl bahsetmek istediğim, şu kısacık gezi sırasında şahit olduğum ve ağzımı bir karış açık bırakan anne - çocuk diyalogları aslında. Eğitimin temelinin sağlıklı ebeveyn - çocuk iletişimine dayandığını düşünürsek, ülkemizde çocukların ne kadar tutarsız, sağlıksız, yanlış yetiştirildiğini basit birkaç örnekle aktarmak isterim:

Olay 1
3 kişilik bir aile; 3-4 yaşlarındaki kız çocuğu önde koşuşturmakta, anne ile baba kızı tehditvari bir şekilde uyararak arkadan ilerlemektedir. Biz tam yanlarından geçerken olaylar gelişir:
Baba (Edgerunner'a soruyor): Burada çocukları kaçırıyorlarmış, değil mi?
Edgerunner: Ben hiç duymadım öyle bir şey, bilmiyorum.
Anne: Esra dur! Dur diyorum, durmazsan canını yakmak zorunda kalacağım. (Çocuğunu dövmeden önce bu kadar medenice uyaranını ilk defa duydum.)

Olay 2
Anne hızla ileriye doğru koşan 4-5 yaşlarındaki oğluna seslenmektedir:
Anne: Emree, o tarafa doğru koşma, polis var orda yakalar seni, gel buraya. (Polis korkusu taa küçükten yerleştirilmiş hepimizin içine. Niye tehdit ve korkutma yöntemi bu kadar sık ve yersiz kullanılır?)

Olay 3
Anne ve yüksek sesle ağlamakta olan oğlu yanyana yürümektedir.
Anne: Bak Sinan, eğer ağlamayı bırakmazsan seni burada bırakır giderim. Ev çok uzakta, kendin gelemezsin, kalırsın burada bir başına. (Muhtemelen annenin gerçekleşmeyen üçbinbeşyüzaltıncı tehdidi, zira bu seferki de zerre kadar etkili olamadı.)

Ne zaman ki çocuklarımıza birer yetişkin gibi davranacağız, o zaman düzgün iletişim kurabilen, sorumluluk sahibi, iyi yetiştirilmiş bireylerimiz olacak. Ama bizim yetişkinlerle iletişimimiz de sorunlu değil mi?